Kapitalizmin İkiyüzlülüğü

Yeni doğan bir çocuğun en az kaç ay anne sütü alması gerektiği sorusunu insanlara sorduğumuzda, genel olarak ilk altı ay cevabını alırız. Bebeklerin ilk altı ay mutlaka ve mutlaka anne sütü ile beslenmeleri gerektiğini ekranlardan, uzmanların açıklamalarından dinlemiş, duymuşuzdur. Bu konuda kampanyalar düzenlenir, boy boy afişler asılır. Bu ne çelişkidir ki, içinde yaşadığımız bu sistemin kanunlarını bilmiyorlarmış gibi altı aylık bir zamandan bahsedebiliyorlar.

Evet, yeni doğan bir çocuğun değil altı ay belki de sekiz ay ya da on ay anne sütüne gereksinimi vardır. Özellikle işçi aileleri, bebeklerini başka bir gıda ile besleyecek ekonomik güçten yoksun olduklarından dolayı, bu süre onlar için biraz daha uzayacaktır. Ama kapitalist devletin yeni doğum yapmış bir kadın işçiye verdiği ücretli izin 2 ayla sınırlıdır. Bırakalım altı ay sürekli emzirmeyi, anne (işten ayrılma gibi bir lüksü olmadığından) bebeği daha 60 günlükken onu yalnız bırakmak zorunda kalıyor. İşbaşı yaptıktan sonra anneye günde 1,5 saat ya da haftada bir gün emzirme izni veriliyor. Eğer anne emzirme iznini günde 1,5 saat olarak kullanıyorsa, o 1,5 saatte bebeğini öyle bir doyurmalıdır ki bebek gün boyu idare edebilsin! Ya da izin hakkını haftada bir gün olar kullanıyorsa, o gün bebeğin karnını öyle bir doyurmalıdır ki, bebek onunla bir hafta idare edebilsin!

Ama anne bu izin hakkını bile kullanamayabilir. Nasıl mı? Çalıştığımız fabrikalarda çoğumuz şahit olmuşuzdur. Kapitalistler açısından sorunun kökten çözümü, gebe işçi kadınları işten atmaktır. Çünkü onlar artık eskisi gibi performans sergileyemez ya da her işte çalışamazlar. Patronlar gebe işçi kadınları sırtlarında bir yük olarak görürler. Gebeyken çıkartmamışlarsa eğer, doğum sonrası izin dönüşlerinde emzirme izinlerini kullanacaklarından dolayı işten çıkartırlar. En azından benim çalıştığım fabrikada şimdiye kadar hep böyle oldu. Aileye yeni bir fert ekleniyor ve siz tam da masrafların arttığı bu dönemde işsiz kalıyorsunuz. Bütün bu uygulamaları gördüğümüzde ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: Kapitalist sistemde anne olmak suç! Anne olmak istiyorsan daha baştan işsiz kalmayı, bebeğini aç bırakmayı göze almak zorundasın.

Gene yasalarda olan, ama şimdiye kadar hiç tanık olmadığımız bir uygulama daha var. Emziren annelere emzirme odası tahsis edilmesi. Diyelim ki oda tahsis edildi. Bebek nerede? Anne o odada kimi emzirecek? Bebeği evden kim getirecek? Yoksa bebek beslenme saatlerinde ayaklanıp fabrikaya mı taşınacak?

Gebeyken ya da doğum sonrasında işten çıkartılmadığı durumlarda, anne çalışırken bebek evde bir şekilde beslenmek zorundadır. Kapitalizmde her şeyin çözümü tabii ki var: kârlı bir sektör haline gelen mama sektörü meselâ! Biz çalışan anneleri 'çok düşündüklerinden' böyle bir sektör yaratmış durumdalar. Bir kutu mamanın fiyatı bugün ortalama 15 milyon civarındadır. Yeni doğan bir bebek bir kutu mamayı 2-3 günde tüketmektedir. Artık gerisini siz hesaplayın. Bir bebeğin beslenmesi için gerekli olan aylık mama masrafı ne kadar tutar?

Büyük fabrikalarda çalışan işçi kadınlar, bürolarda ve küçük işyerlerinde çalışan işçi kadınlardan görece daha avantajlı durumdalar. En azından süt izni, ücretsiz izin (verilirse tabii ki!) gibi yasal haklarını kullanabiliyorlar. Ama küçük işyerlerinde ve bürolarda çalışan işçi kadınlar, genelde örgütsüz olarak çalıştıklarından dolayı, değil haftada bir gün süt izni kullanmayı, akşam iş çıkış saatleri, hafta sonu çalışma saatleri bile düzensiz durumda. Bu tür işyerlerinde çalışan işçiler, işçi sınıfının en örgütsüz ve hakları en çok gasp edilen kesimleri durumundalar.

Bütün bu uygulamalar gözlerimizin önünde yaşanırken, bu sistemin ikiyüzlü temsilcileri, utanmadan kalkıp, ilk altı ay anne sütü gerekli diye vaaz vererek tavsiyelerde bulunuyorlar. Bu ne ikiyüzlülüktür ki gözlerimizin içine baka baka altı ay anne sütü verin deyip, sonra da anne olmak 'suçundan', izin hakkını kullanmaktan dolayı işten atılmaları görmezden gelebiliyorlar. Kapitalist sistem, kendi koyduğu yasalarla sürekli çelişen ve ikiyüzlülüğünü ayan beyan sergileyen bir sistem. Onun gerçek yüzünü görmek isteyene tek bir göz bile yeter.

Her 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü geldiğinde, bu mücadele gününün içini boşaltmaya çalışan burjuvazi, burjuva 'kadın dernekleri'nin temsilcilerini ekranlara çıkartarak, tüm kadınların kadın olmaktan kaynaklı aynı sorunları yaşadıklarını anlatıp durur. Biz işçi sınıfının kadınları ile burjuva sınıfın kadınları kesinlikle aynı sorunları yaşamıyoruz ve hiçbir ortak yönümüz olamaz. Çünkü aramızda, asla inkâr edilemeyecek bir sınıf farkı var. Hangi burjuva kadın çocuğunu emzirme problemi yaşıyor? Hangi burjuva kadın mama masrafından dolayı sıkıntı yaşıyor? Hangi burjuva kadın anne olduğu için ya da süt izni kullandığı için işinden atılıyor? Çalıştığım fabrikadaki kadın müdür, jipine biniyor, her iki saatte bir gidip çocuğunu emzirip tekrar işine gelebiliyor. Nasıl olur da bizim bu burjuva sınıfın kadınları ile sorunlarımız ortak olabilir?

Kapitalist sistem içerisinde, işçi sınıfının yaşadığı sorunlardan biriydi yukarıda anlatılan. Bizler biliyoruz, daha ne zorluklarla, ne uygulamalarla yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Tüm dünyayı yaratmanın, üretmenin karşılığında, onların kârları uğruna savaşlarda ölen bizler, iş kazalarında fabrikalarda ölen bizler, aç kalan, evsiz kalan, işsiz kalan bizler, daha bebekken annesiz büyümek zorunda kalan yine bizler. Bütün bunlar kader değil. Bunun kader olmadığını, 1917 şanlı Ekim Devrimi bizlere gösteriyor. Büyüttüğümüz çocuklara, bebeklerin anneleriyle büyüyebilecekleri, savaşsız, sömürüsüz, özgür bir dünya bırakabilmek için mücadele etmek zorundayız.

Metal sektöründen bir kadın işçi