Kapitalizmde Yaşamak

Açlığın, yoksulluğun, haksız savaşların ve ölümlerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dünya her geçen gün daha fazla yok oluşa doğru sürükleniyor, insanlık tüm değerlerini yitiriyor ve biz bütün bu olup bitenler sanki çok uzağımızdaymış gibi kendi kabuğumuzda yaşamaya devam ediyoruz. Gündelik yaşamın hayhuyu içinde bir ömür tüketiveriyoruz. Dünyanın bütün topraklarına girmiş olan kapitalizm, bununla da yetinmeyip iliklerimize de işliyor. Kronik bir mutsuzluk yaşıyoruz, ama bunun nedenini bile bilmiyoruz daha. Bir sevgili bulmak, ev sahibi olmak veya biraz daha yüksek bir ücret almakla mutlu olacağımızı sanıyoruz. Sinirleri alınmış ve düşünme yetisi öldürülmüş yaratıklara dönüştürülmüşüz. Öyle ki, tek tipleştirildiğimizin, aynı sorunları yaşayıp, aynı çıkmaz sokaklara girdiğimizin, beklentilerimizin, beğenilerimizin bize ait olmadığının, farklı olmak adına yaptığımız her şeyin bizi daha çok aynılaştırdığının farkına varamayacak kadar duyarsızlaştırılmış durumdayız.

Stres, depresyon, psikolojik rahatsızlıklar artık günlük yaşamımızın bir parçası durumunda. Biyolojik olarak yaşamasına yaşıyoruz. Peki gerçekten yaşıyor muyuz? Nedir yaşamak? Her gün sömürülmek üzere aynı saatte kalkıp tıpış tıpış işe gitmek, bütün gün işle boğuştuğumuz yetmiyormuş gibi akşam televizyon karşısında sızdıktan sonra rüyamızda işi görmek, kendini tüketen arkadaşlıklar kurmak, dünyada savaşlar, katliamlar olup biterken, düşünmeyi, sorgulamayı 'dinozorlara' bırakıp, uyumamız için anlatılan masalları dinlemek, sonra da bir gün iş kazasında, belki depremde veyahut tedavisi mümkün bir hastalıktan ölüp gitmek mi yaşamak? İşyerimizde uğradığımız haksızlıkların hıncını sorgusuz sualsiz işçi arkadaşımızdan çıkarmak, mücadele etmek yerine her şeye boş verip rüzgâr nereye götürürse oraya sürüklenmek, geleceğimiz konusunda zerre kadar fikir sahibi olamamak, siyasetle uğraşıp 'kirlenmek' yerine, dünyadan habersiz 'saf ve temiz' olarak yaşamayı makbul görmek, bize uygun görülen rolleri eksiksiz oynamak (evinin kadını, çalışkan işçi, cici kız, aile babası, çocuklarının anası olmak), bana dokunmayan yılan bin yaşasın derken defalarca o yılan tarafından sokulduğunu fark edememek midir yaşamak?

Evet, kapitalizmde milyonlarca insan için yaşamak bu anlama geliyor. Ve başka türlü bir yaşam istemek veya sürmek dinozorluk oluyor. Halbuki, düşünmek, sorgulamak, araştırmak, daha doğduğumuz andan itibaren tutulduğumuz yalan bombardımanıyla içimize işlenen 'gerçeklerin' doğruluğundan şüphe duymak, burjuvazinin bizlere erdem diye yutturduğu şeylerden, bireyci, bencil ve rekabetçi bir insan olmaktan uzaklaşmak, onun kaşı bunun gözüyle değil, daha insanca bir yaşam için uğraşmak, bizi sömüren patronların cezasını öbür dünyaya havale etmek yerine bu dünyada hakkını aramaktır asıl yaşamak.

Yaşadığı hayatı biraz olsun sorgulayan herkes, dışardan bir baksın kendine. Nasıl yaşıyorum, ve nasıl yaşamak istiyorum diye bir sorsun. Bataklığın içinde yaşadığını görüp de bundan memnun olanlara bir diyeceğim yok elbet. Ama dünyada olup bitenlere kayıtsız kalamayanlar, daha fazla yalanlarla aldatılmak istemeyenler, sözüm sizlere. İnsanca yaşamak için, gerçekten özgür bireyler olabilmek için işe önce kendimizden başlayalım. Doğduğumuz gün bize giydirilmiş olan at gözlüklerini çıkartalım. İşte o zaman gerçekten yaşamanın her alanda mücadele etmek demek olduğunu göreceğiz. Bir koyun olmaktansa 'dinozor' olmayı yeğleyeceğiz. Elif Çağlı'nın 'Böylesi Yaşamak Değil' adlı şiirinde dediği gibi:

Yaşamak...

Yeşermek bitkiler gibi

Yaşamak...

Dönüşmek geleceğe

Güçlü ellerle kavrayıp çelişkiyi

Birlikte dövüşüp

Birlikte büyütmek

Geleceği.

Marksist Tutum okuru bir matbaa işçisi