Kapitalizmde 'Kaza' Geliyorum Der!
Geçenlerde gazetede rastladığım bir haber bana yaşadığımız sistemde hayatımızın nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu bir kere daha düşündürttü. Bursa'da yakınlarıyla birlikte denize giden 20 yaşındaki gencecik bir kız, başına biraz sonra neler geleceğinden habersiz güneşlenirken aniden göğsüne düşen bir moloz parçasıyla kaburgaları kırılıyor, akciğerleri parçalanıyor ve iç kanama geçiriyor. Hastaneye kaldırıldığında tüm müdahalelere rağmen kurtarılamıyor. Bu moloz parçası, hemen yakındaki uçurumdan aşağıya düşüp gelmiş bir parça, ama bir yer sarsıntısı veya heyelandan dolayı aşağı düşmüş değil. İnsanların aşağıda denize girip güneşlendikleri, dinlendikleri bir sırada, Bursa Belediyesinin altyapı çalışmalarını yürüten bir firmaya ait olan bir kamyonun, damperinde yüklü olan hafriyatı uçurumdan aşağı boşaltmasından kaynaklanıyor. Olayın 'suçlusu' kısa zamanda yakalanıyor! Hafriyatı boşalttıktan sonra aşağıda olanlardan habersiz yoluna devam eden kamyon şoförü önce durdurulup gözaltına alınıyor, sonra serbest bırakılıyor. Ancak kızın ölmesinin ardından yeniden gözaltına alınıyor.
Bu haberi ilk duyduğumda aklıma gelen elbette ki yine bu sistemin yaşamımızı ne kadar değersiz hale getirdiği oldu. Ve aklıma buna benzer her gün duyduğum olaylar geliverdi: Yolda yürürken ansızın nereden geldiği belli olmayan, bir otomobilden kopup gelmiş bir tekerin birisinin kafasına çarparak ölüme sebep olması; gecekondusuna yoldan çıkan bir kamyonun dalmasıyla yok olan işçi ailesi; evinin damının çökmesiyle ölenler, sakat kalanlar; evde çocuklara bakacak kimse olmadığından işçi anne tarafından evde kilitlenen çocukların yanması; yolda giderken gaspçılar tarafından sakatlanan, öldürülen insanlar ve daha nice içimizi burkan olaylar. Bunlar işçilerin, yani bizlerin ölümlerine ilişkin hikâyeler. Belki de şu anda benim bu yazıyı yazdığım sırada bile dünyanın herhangi bir yerinde bizden birileri böyle pisipisine ölmek üzeredir. Kendimizi ölümden ne kadar sakınsak da ölüm bizi hiç ummadığımız bir anda ummadığımız bir yerde buluyor, yani bu sistemin çürümüşlüğü, pisliği bizi hem yaşamımızda hem ölümümüzde rahat bırakmıyor. Ölümden ne kadar sakınsak diyorum çünkü etrafımıza baktığımızda 'aman başıma bir şey gelmesin, yakınlarıma bir şey olmasın' diyen insanları görüyoruz. Bu sistemin pisliklerine karşı savaş açanlara, insanlık onuruna sahip çıkanlara, mücadele bayrağına sarılanlara 'kendi sonunu düşünmüyor mu?' derler böyleleri. Ölüm korkusu daha insanca yaşayabilme arzusunun önüne geçmiş durumda.
Yukarıda sözünü ettiğim olayda hayatını kaybeden bir patron veya onun ailesinden biri olabilir miydi? Denize gitmek için en ucuz yerleri tercih edenler bizleriz. Patronlar tatillerini işçilerin sırtından kazandıkları paralarla, en lüks, en korunaklı, özel giriş kartları olan, bizden birinin civarından bile geçemeyeceği en güzel yerlerde, cennet gibi tatil köylerinde, saray gibi otellerin havuzlarında geçirirler. Kaldı ki kamyonun damperinden boşalan molozlar onların güneşlendiği yerlerin ancak kilometrelerce uzağında dökülebilir. Bu dünya kimin dünyası sorusunun yanıtını hem yaşamımıza hem ölümümüze bakarak anlayabiliyoruz. Savaşlarda da ölümler, sakatlanmalar, yıkımlar hep işçilerin payına düşüyor. Orda bile patronlar para sayesinde bir sürü beladan yakayı yırtabiliyorlar. Peki neden başımıza bir şey gelmemesi için bu kadar sakınıyoruz, bu kadar korkuyoruz? Nerdeyse kendini korumak için evden çıkmayan insanlara bile rastlayabiliyoruz!
Bu sistem bize ölümlerden ölüm beğendiriyor. Hiç başımıza gelmez diye düşünebildiğimiz ama milyonlarca insanın ölümüne sebep olan savaşları, her yıl on binlerce insanı öldüren, evsiz bırakan önlemi alınmamış doğa felâketlerini bir kenarda tutalım şimdilik. Bunlara gelinceye kadar, üç beş kuruştan kaçan bir firmanın döktürdüğü moloz yüzünden ölebilirsin, patrona pahalı geldiği için yeterli güvenlik önlemleri alınmadığından 'iş kazası'nda ölebilirsin, daha ucuza geldiği için yaşadığın bölgeye dökülen zehirli atıklar yüzünden ölebilirsin, belediyenin açıp zamanında kapatmadığı çukura düşerek ölebilirsin, yaşadığı sorunların çözümünü alkolde arayan bir şoförün dikkatsizliğinin kurbanı olabilirsin, ciddi bir sağlık sorunun olduğunda yeterince paran ve sağlık güvencen olmadığından tedavi olmayacağın için ölebilirsin, işsizliğin, açlığın ve toplumsal yozlaşmanın çürüttüğü insanlardan birinin boş çanta ve cüzdanına göz dikmesi yüzünden ölebilirsin vs. vsâ?¦ Bunlar gibi yüzlerce ölüm çeşidini sıralayabiliriz. Artık yaşadığımız yüzyılda nerdeyse 60-70 yılı devirip hiçbir hastalıktan muzdarip olmadan ölebilme şansına sahip olamayacağız diye düşünüyorum, her gün duyduğum ölüm haberlerinden sonra.
Biz işçilerin yaşamları birbirine çok benziyor, ama bizi çürüten ve ölümden başka bir şeyi reva görmeyen bu çürümüş sisteme karşı mücadele etmediğimiz için ölümlerimiz de birbirine çok benziyor. Yaşamlarımıza 'daha beteri de var' deyip katlanırken, ölümlerimizde de mutlaka küçük bir suçlu buluyoruz. Bu sistemin yarattığı suçluları yine bu sistemin yasaları cezalandırıyor, yani o küçük suçlular onu yaratan büyük suçlu tarafından cezalandırılıyor ve güya hak yerini buluyor. Korkunun ecele faydası yok, insanca yaşamak istiyorsak, anlamlı hiçbir şey yapmadan ölmek istemiyorsak, yaşayacağımız 60-70 yılı 'yaşadım' diyebilmek için daha başka gözlerle bakmalıyız yaşadığımız dünyaya. İnsanlığın penceresinden bakabilmeliyiz. Kapitalist bir dünyada yaşadığımızı anlamak istemediğimiz, bunu değiştirmek için mücadele etmediğimiz sürece olanlara tepkisiz kaldığımız için büyük suçlunun suç ortağı oluruz yalnızca. Oysa yaşamın çok değerli bir anlamı olmalı bizim için: Çocuklarımıza insanlığın en güzel değerlerini verebilmek, bu dünyada kendinden başka milyarlarca daha insan olduğunun farkına vardırtabilmek ve tüm güzellikleri paylaşabilmek için MÜCADELE ETMEK.
1 Mayıs Mahallesinden bir eğitim emekçisi
