Kapitalizmde Birey Olmak
Merhaba işçi dostlarım. Özellikle '80 darbesinden sonra diplerde seyreden işçi hareketi yavaş yavaş kabuğunu kırmakta ve fabrikalarda sendikal mücadeleler giderek artmaktadır. Örgütsüzlüğümüzün ve bilinçsizliğimizin sonucu olarak bugüne kadar biz işçileri yakından ilgilendiren ve hayati önem taşıyan birçok yasaya karşı sesimiz çok cılız çıkmıştır. Fakat fabrikalardaki mücadeleyi geçmiş kuşaklardan değil de ('80 darbesinin etkisi) bizzat fabrikalarda yaşayarak öğrenen biz genç işçi kuşaklar için dikkat edilmesi gereken en önemli sorunlardan biri de, tek tek bireyler olarak düşünme alışkanlığını ve pembemsi tabloları kafalarımızdan def etmektir.
Kapitalizm bizlerin hep pembe panjurlu evler düşlememizi sağlamış ve umutları hep bu yönde beslemiştir. Uyanık ve örgütlü olamadığımızda burjuvaların işleri kolaylaşıyor ve asgari ücretle yaşamak için debelenip duruyoruz. Bu arada düzenin bizlere aşıladığı mal-mülk edinme hastalığından da kurtulamıyoruz.. Kapitalistler bu sayede hem pazarı canlı tutar ve hem de işçi sınıfının arasına nifak tohumlarını eker. Tabii bu arada verdiği ücreti de geri almış, işçiyi de borçlanma yoluyla çalışmaya zorunlu kılmıştır.
Peki, birey olarak bir şeye sahip olma güdüsü bizlere nasıl yansıyor? Standartlara ulaşmaya çalışmak nasıl bir şey? Bunu da dilim döndüğünce çalıştığım fabrikadaki bir işçi arkadaştan edindiğim izlenimlerden aktaracağım.
Aynı fabrikada çalıştığım işçi arkadaş aylık 550 lira civarı maaş alıyor. Evli, bir çocuğu var ve kirada yaşıyor. Yani kira haricinde, tüm faturalar, gıda harcamaları, çocuk giderleri ve sigara masrafları için ortalama 300 lira kalmaktadır kendisine. Zaten sigara aylık 70 lira civarında tutuyor ve bırakması herkeste oluğu gibi kolay değil. Tüm bunların yanında bir ay boyunca hastalanmamaları gerekiyor.
Evliliği boyunca kendisine ait bir malı mülkü olmamasının verdiği eziklikle günün birinde 1000 lira ile eski model hurdaya yakın bir araç satın almış. İşe giderken gelirken hep arabasından bahsediyor. İlk zamanların verdiği mutluluk artık sıradanlaşmış olsa gerek, arabası hakkındaki konuşmaları genelde yaptığı tamirler olarak değişti. Ama ilginçtir ki bunu kendine sorun etmiyor ve hiçbir şeyi önemsemeyerek sahip olduğu tek şeye sıkıca sarılmaya devam ediyor. Ufak ufak parçalar alıyor, fabrikadaki bakımcı işçi arkadaşlardan yardımlar alarak ya da bizzat kendisi bozulan parçaları değiştiriyor. Zaten tamirciye götürme gibi bir lüksü yok, olamaz da. Ara ara aldığı parçaların en ucuzu 15-20 lira dolayında. Neredeyse geçinemeyecek düzeyde olan bu işçi arkadaş kendi üzerine elbise almaktansa çocuğu, karısı için harcamaktansa arabasına yatırım yapmayı tercih ediyor. Tüm yaşam felsefesi bu olmuş ve ona sıkıca sarılmış. Artık kendine olan güveni daha da artmış ve kendini arkadaşlarına karşı daha ilerde görmekte. Fabrikadaki hiçbir soruna duyarlı değil, mücadele gibi işten atılma riski olan her türlü faaliyetlerden uzak duruyor. Ama iş vaaz vermeye gelince de hiç geri kalmıyor ve öne hep bir kurtarıcı çıkması yolunda konuşuyor ya da kimseyle bir şey olamayacağından bahsediyor. Ona göre öyle güvenilir birisi olsa her zaman yanında olacakmış. Yani herkesi olumsuz ve umutsuzluğa itmekten geri de kalmıyor. Tabii bir de siyasete el atıp, ölmekte olan çocuğu bekleyen akbabanın çocuğa ölene kadar dokunmamasını Allah'ın hikmeti olarak lanse edip, fotoğrafın yansıttığı AÇLIğI yok saymaktadır. Herkese yetecek kadar yiyecek olmasına rağmen hâlâ açlıktan ölenler olduğunu düşünmüyor da kuşun saldırmamasını düşünüyor. Bu da medyanın birey üzerindeki egemenliğini açıkça gösteriyor.
İşçi arkadaşa çocuğun neden öldüğünü sorduğumda ise herkesi bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Çünkü duymak bile ürkütüyordu işçi arkadaşları. Kapitalizmin öğrettiği üzere bu gibi konuları konuşmaları yasaktı. Arkadaşlara açlığın, hastalıklardan ölmenin ve savaşlardaki yıkımların nedenlerini anlattığımda ise dünya ötesi görüşler kısa bir süreliğine yok olmuş gerçekleri kabullenip kabullenmemek arasında gidip geliyorlardı. Düşünsenize o meşhur fotoğrafı ağabeyime gösterdiğimde hemen telefonuna kaydedip resmin ismine ŞÜKÜR adını veriyor. Yani elimizdekine şükretmemizi düşünüyor hemen. Din ve medya burjuvaların hizmetinde olduğu sürece işçi kardeşlerimiz bu yanılgılara hep düşecektirler, tabii bilinçli değillerse.
İşçi arkadaşa geri dönelim. Kendisinin sahip olduğunu düşündüğü aracına öylesine sıkı tutunmuş ki, hayatın diğer bütün koşulları ona sıradan görünüyor, kendini farklı bir kategoride görüyor. Diğer arkadaşlardan görece daha kötü koşulda olduğu ise aklına hiç gelmiyor. Aracı her bozulduğunda kendi psikolojisi de aynı oranda bozuluyor. Cebinden daha fazla para harcayarak aracını yine tamir ettiriyor ama kendi hâlâ hasta ve bunu farkında değil.
Evet, kapitalizm altında birey olmak, tek başına olmak böyle bir şey. Olduğun yerde sayar, çift karakterli olursun. Mücadeleden uzak olur, küçük-burjuva siyaseti yaparak da burjuvaziye hizmet edersin. Tüm dünyada ürettiğimiz her şeye sahip olmak yerine ev ya da araba tüm dünyamız olur.
Böylesi bir hastalıktan kurtulmak ve böylesi hastalıklara yakalanmamak mümkündür. İşçi sınıfı mücadelesinde Lenin ve yoldaşlarının bizlere armağan ettiği EKİM devrimi öncesi ve sonrasındaki deneyimler bizlere ışık tutmaktadır. Örgütlü ve bilinçli mücadele neticesinde böylesi hastalıklara karşı panzehirimiz Marksizm ve Marksist Tutum'dur. Devrimci mücadele sonrasında bir ev yerine tüm dünyayı isteriz. Başlarımızdaki kokuşmuşların yaşam tarzlarını ebediyen hayatımızdan söker atarız. Yeni bir dünya kurarız. Sınıfsız, sömürüsüz bir dünya. Bunlar hayal değil mümkündürler.
Gebze'den Marksist Tutum okuru bir metal işçisi
