İşe alındık: Haydi işbaşına!
Biz işçiler yaşamımızı sürdürebilmek için işgücümüzü satacak bir patron, çalışacak bir işyeri bulmak zorundayız. Bu yüzden hayatımız boyunca en az bir kere iş aramanın yani bir iş bulup işbaşı yapmanın sıkıntısını, zorluğunu yaşayarak öğrenmişizdir. Bazı dönemlerde ilk gittiğimiz işyerine ilk görüşmede alındığımız olduğu gibi, bazense aylarca her gün başka bir işyerinin yollarını aşındırsak da, fabrikalar arasında koşturup dursak da bir türlü bir iş bulamayız. Çünkü bizden istenen niteliklere ve koşullara 'uygun' olmamız imkânsız değilse de oldukça zordur. Bize iki seçenek sunuluyor: Ücretli köle olmak ya da açlıktan ölmek! Her geçen gün içimizden daha fazla işçi kardeşimiz ikinci seçeneğe zorlanıyor.
Patronlar sınıfı işe almadan önce bizden neler ister? İlk olarak genç olmamız gerekiyor. Bir yandan emeklilik yaşını yükseltme çalışmaları sürerken bir yandan da her iş ilanında 18-30 yaş arası olanlarımızın tercih edildiği belirtiliyor. Bizden en yüksek verimi almaları için taze işgücü olmamız gerekiyor. 30 yaş üzerindekiler mi? Açlıktan ölmekte serbestler!
Oturduğumuz semt işyerine yakın olmalı. Servis güzergâhı üzerinde veya en azından işyerine 'sorunsuz' ulaşabileceğimiz bir yerde yaşamalıyız. Çünkü işyerine gelmemizin de maliyeti düşük olmalı. Hem maazallah, olur da iş yerine zamanında ulaşamayıp üretimi aksatırsak? Patronumuzun o günkü kârını azaltırsak?
Gireceğimiz işin gerektirdiği vasıflara uygun ve o işi yapmak için gerekli eğitimi almış olmalıyız. İşe alınınca patrona masraflı olmamak için bu şarttır. Diplomalı olmakta fayda var. Hatta sokaktan rasgele çevrilip getirilen bir insanın bir saat içinde öğrenip maharetle yapabileceği bir iş için bile. Bir yandan işi vasıfsızlaştıran patronlar bir yandan da diplomalı işgücü arıyor.
Tecrübeli olmak 'avantajdır'. Daha önce başka bir patron bizi sömürmüşse ve biz iyi sömürüldüğümüze dair referans verebiliyorsak ne âlâ! Önceden çalışılan her fabrika iyi bir referanstır.
İşe girmek istiyorsak kişisel özelliklerimiz de patronlarımız için önemli. Haklarını bilen 'uyanık' bir işçi olmamalıyız. 'Su içtiği kuyuya taş atmayacak' bir işçi izlenimi veremezsek o işi unutmalıyız. Patron başına belâ değil işçi alıyor, tedbiri elden bırakamaz. Tembel, disiplinsiz, yükselme hırsıyla başkasını ezemeyen yahut alınmak istediğimiz işe burun kıvıracak kadar gözü yükseklerde vs. olmamalıyız.
Eskiden atlar satın alınmadan önce dişlerine bakılmak suretiyle yaş ve sağlık testinden geçirilirlerdi. Sahibi atın daha uzun süre sağlıklı ve güçlü olup işine yaramasını istediği için bu kontrol şarttı. Biz işçilerin verimi atlarınkinden önemsiz mi?! Elbette biz de diğer koşullarımız uygunsa muayene edilerek işe alınıyoruz. Bacağımızda varis, ciğerimizde verem, belimizde fıtık, ailemizde kalıtsal hastalık ... olmamalı. İşgücümüz de bir meta. Dolayısıyla patronlar takımı en iyisini, en kalitelisini alabilir. Hem de çok ucuza!
Ucuz, çok ucuz, daha da ucuz! Patronların işgücü için düsturları budur. Bu sebeple işe alınmak için belirlenen ücrete sesimizi çıkaramayız. Bizden önce işe başvuranlar aynı ücrete 'razıydı', bizden sonra başvuracak olanlar da 'razı'.
Fazla mesai yapmayı baştan kabul etmezsek, iş için seyahat engelimiz var dersek işe alınmayacağımızı bilelim. İşgünü bizim için uzun olabilir ama patronlarımız için çok kısa. Zaten dinlenmek de neymiş? Biz köle değil miyiz?
Daha birçok engeli aştıktan sonra diyelim ki işe alındık. Bizi bekleyen işler var. Muhtarlıktan ikametgâhı, savcılıktan temiz kâğıdını, Verem Savaş Dispanserinden ciğer filmini, diploma fotokopisini, yeni çekilmiş resimlerimizi sakın unutmayalım! Uzun süre işsiz kalmışsak ve belgeler için gerekli paramız yoksa ne yapıp edip bulalım. Çalışıp ilk ücretimizi aldığımızda borcumuzu kuruşu kuruşuna ödeyebiliriz?! Bizi sömürmeye can atan yeni patronumuz ve günümüzün büyük bölümünü tükenerek tüketeceğimiz yeni fabrikamız 'hayırlı olsun'!
İşe alındıktan sonra bizim için her şey bitiyor mu? Çalışma şartlarımız bizi mutlu ediyor mu? O işte kalıcı olabiliyor muyuz? Kesinlikle hayır! O halde değişmesi gereken bir şeyler var! Çalışmayı, üretmeyi daha doğrusu yaşamayı biz işçiler için tam bir eziyet haline getiren kokuşmuş sermaye düzeninden kurtulmalıyız. Bunun için bize gereken silahlar işçi sınıfı olarak birliğimiz ve Marksizmdir. Bizi sömürenlere karşı kinimizi bilinçle bileyelim. Sınıf kardeşlerimizi insanlığı bu sömürü düzeninden kurtarabileceğimize ikna edelim. Onları örgütlü mücadeleye çekelim. Devrimci Marksizmin ışığını güçlendirelim, yayalım. Bu ışığı yaymaya kendi fabrikamızdan başlayalım. Yeni sınıf kardeşlerimizle tanışacağımız yeni fabrikamız bu bilinçle 'hayırlı olsun'.
tekstil sektöründen bir kadın işçi
