Hormonlu Kapitalizm
Suphi Koray
Kapitalizm sadece sanayi devrimini yapmakla kalmadı; onu tarımla da birleştirerek tarımda da muazzam bir gelişimin önünü açtı. Küçük ve parçalanmış topraklarda üretimin yerine, makineleşmenin de yardımıyla devasa alanlarda çok daha büyük ölçeklerde üretimi mümkün kıldı. Fakat kapitalizm böylelikle insanlığı açlıktan kurtarmanın maddi önkoşullarını döşerken, bağrındaki amansız çelişkiler nedeniyle insanlığın büyük bir bölümünü açlığa mahkûm ediyor. Kapitalizm varlığını sürdürdüğü sürece de bu mahkûmiyet son bulmayacak!
Burjuvazi, sanki sebebi kendisi değilmiş gibi, timsah gözyaşları dökercesine açlığı engelleme toplantıları düzenliyor, yeni projelerle ortaya çıkıyor. Bu projelerden biri de, son dönemlerde bolca tartışılan, canlıların genetik yapılarının değiştirilmesi yönündeki gelişmedir. Genetik mühendisliğinin gelişimiyle birlikte canlıların kalıtsal özelliklerinin dölden döle aktarılmasını sağlayan genler üzerinde değişiklik yaparak yeni canlı türleri yaratmak, bilim kurgu filmlerinden çıkıp gerçek hayattaki yerini aldı. Bu yeni organizmalara kısaca GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) adı verilmektedir. Bu yeni organizmalar, ya kendi gen dizilimleri değiştirilerek ya da ona kendi doğasında yer almayan genler aktarılarak elde ediliyor.Bu bakımdan hormonlu ürünlerle GDO birbirinden farklı özelliktedirler.
Hormonlu üretim sera ürünlerinde döllenmeyi arttırmak ve büyümeyi hızlandırmak amacıyla kullanılan bir yöntem. Kışın domates, patlıcan, biber yetiştirebilmek için bunların hormonla döllenmesi gerekir. Hormonla döllemede içerden bir müdahale, yani genetik yapının değiştirilmesi söz konusu değildir. Oysa GDO'da canlının genetik yapısı değiştirilmekte, yani farklı özelliklere sahip yeni bir tür yaratılmaktadır. Örneğin ilk denemelerde kullanılan domatesi ele alalım. Domates sıcak iklimlerde yetişen bir sebzedir. Erken ilkbahar ve geç sonbahara kadar büyüme periyodunu uzatmak amacıyla, domatesin bünyesine soğuk sularda yaşayan bir balığın antifriz üreten enzimleri aktarıldı. Böylelikle domatesin soğuk ortamlarda da havadan etkilenmeden yetiştirilmesi mümkün kılınmıştır. Genetik yapısı değiştirilmiş domatesin görünüm olarak normal bir domatesten farkı yok, fakat yapılan değişiklik sonucu balık genine sahip olmuştur. Bu da balık alerjisi olanlarda domates yediği halde bu hastalığın nüksetmesine neden olabiliyor. GDO'lu ürün yiyenlerde özellikle alerji önemli bir rahatsızlık olarak meydana gelebiliyor.
Transgenik olarak da adlandırılan genetik yapısı değiştirilmiş ürünler beyaz ve kırmızı etten bisküviye, gofretten krakere kadar birçok üründe kullanılmaktadır. Bu alandaki çalışmalar oldukça geriye uzanmakla beraber ilk denemeler 80'li yıllarda yapılmıştır. Daha sonraki yıllarda ise giderek yaygınlaşarak, söz konusu ürünler marketlerdeki yerlerini almıştır. Biyogenetik çalışmalar sadece tarım alanında değil gıda, kozmetik ve sağlık alanlarında da kullanılan geleneksel yöntemlerin yavaş yavaş ortadan kalkmasına yol açmıştır. Bu alandaki gelişmelerle birlikte yeni pazarlar ortaya çıkmıştır.
Biyogenetik çalışmaların, sözgelimi açlığı ortadan kaldırmak gibi insani amaçlarla yapıldığını düşünmek en iflah olmazından bir saflıktır. Sürekli kâr elde etme dürtüsüyle hareket eden ve bunsuz varlığını hiçbir şekilde devam ettiremeyecek olan sermaye, ya pazarlarını daha da derinleştirir ya da yeni pazarlar yaratır. 1990'da GDO'lu bitkilerin ekim alanı sayısı 147 iken, 1995'de sayı 15 bine, 1999'da 36 bine çıkmıştır. Bu bitkilerin ekim alanı 1996'da 1,7 milyon hektarken, 2004'te 81 milyon hektara (Türkiye'nin yüzölçümünden daha büyük bir alan) çıkmış durumda. Yani 8 senede yaklaşık 50 katına çıkmıştır. Bu alanın 2 yıl içerisinde 100 milyon hektarı geçmesi bekleniyor. Bu alanlara en fazla sahip olan ülkeler ABD (47,6 milyon hektar), Arjantin (16,2 milyon hektar), Brezilya (5 milyon hektar) ve Kanada (5,4 milyon hektar). Dünyada en çok üretilen GDO'lu ürünler arasında 36,5 milyon hektar ile soya birinci, 12,4 milyon hektar ile mısır ikinci, 6,8 milyon hektar ile pamuk üçüncü sırada yer alıyor. 2002'de, dünyada yetiştirilen soyanın yüzde 51'i, pamuğun yüzde 20'si, kanola bitkisinin yüzde 12'si ve mısırın yüzde 9'u GDO'lu çeşitlerden oluşuyordu.
Görüldüğü gibi genetik yapısı değiştirilmiş ürünlerin toplam üretimdeki oranı ve üretim yerlerinin kapladığı alan giderek artmaktadır. Oluşan 70 milyar dolarlık bu büyük genetiği değiştirilmiş ürünlerin tarım pazarına diğer ülkeler de geç de olsa katılmakta ve bu pastadan daha büyük paylar alma çabası içine girmekteler. Türkiye'deki sofralara da 1996 yılından beri GDO'lu ürünler giriyor. Türkiye'ye gelen GDO'lu soya daha çok hayvan yemi yapımında kullanılıyor.
Bu ürünler zararlı mı?
Genetik yapısı değiştirilmiş ürünler, en azından mevcut halleriyle, gerek insan ve hayvan sağlığı, gerekse ekolojik dengeler üzerinde büyük tehdit unsuru olarak gözükmekte. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan alerji ve hastalık yapma özelliğinin de taşınması mümkün. Bu ürünleri içeren ürünler de söz konusu tehlikeyi taşıyabiliyor. Bitkilerin genetiği değiştirilirken aktarma sonrasında GDO'lu hücreleri seçmek için bir miktar markör denilen tanımlayıcı gen de aktarılıyor. Bu gen ise antibiyotik direnç geni. Bu özelliğin bitkilerden hayvanlara ya da insanlara geçme olasılığı mevcut. Bu durumda hastalıklara karşı kullanılan antibiyotik insanları iyileştirmeyebilir. Çünkü antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle direnç oluşabilir. Transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme olasılığı, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme olasılığı da diğer bir risk. Ayrıca GDO'lu bitkiler, ekildikleri çevrede istenmeden yaygınlaşabilme hatta genetik özelliklerini diğer bitkilere bulaştırma tehlikesi taşıyor. Bunun önlenemez doğa facialarına davetiye çıkardığı ileri sürülüyor. GDO'lu ürünlerin tehlikeleri konusunda yaşanmış en büyük olay Japonya'da meydana geldi. Japonya'da genetiği değiştirilmiş bakteri tarafından üretildiği anlaşılan 'tryptophan'a (insan vücudu için gerekli olan bir tür aminoasit) bağlı olduğu anlaşılan bir sendrom nedeniyle 37 kişi öldü, 1500 kişi kısmi felç geçirdi, 5000 kişi de geçici olarak iş göremez hale geldi.
Taşıdığı riskler yüzünden genetik yapısı değiştirilmiş ürünlere kökten karşı mı çıkalım? Hayır! Suçlu bilim değil! Suçlu bilimi elinde tutan sistem, kapitalizm. GDO'lu ürünlerin tüm bu tehlikeli yanlarının ortadan kaldırılması pekâlâ mümkün. Böylelikle GDO'lu üretim faydalı bir biçimde yapılabilir. Ancak bilim, kâr için yanıp tutuşan azınlıktaki asalak sınıf için yapıldığı sürece insanlık ve doğa için kabul edilemeyecek ölçüde yüksek risklerin ortaya çıkma olasılığı artar. Deniz Moralı, Radyoaktif Kapitalizm broşüründe kapitalizm ile teknolojik ve bilimsel gelişme arasındaki çelişkiyi yeterince açık bir şekilde ortaya koyuyor:
Marx kapitalizmi, cehennemden çağırdığı güçlere artık hükmedemeyen büyücüye benzetir. Gerçekten de kapitalizm bir yandan insanlığı ilerletmiş, ancak öte yandan bu ilerleme insanlık için gitgide daha büyük bedellere mal olmaya başlamıştır. Böyle olduğu ölçüde o gericileşmiş ve insanlık için katlanılmaz bir nitelik kazanmıştır. Bu durum kendisini en iyi biçimde, üretici güçlerin sunduğu muazzam olanaklarla insanlığın mevcut sefaleti ve doğanın inanılmaz boyutlardaki tahribatı arasındaki çıplak çelişkide ifade etmektedir.
Genetik yapısı değiştirilmiş ürünler dünyada büyük bir muhalefetle karşılaştı ve ABD ve AB'de bu ürünlerin GDO'lu ürün olduğunun anlaşılması için etiketlenmesi zorunlu kılındı. Ancak GDO karşıtlarının anlamadıkları nokta sorunun kapitalizmin kendisinden kaynaklandığıdır. İlk bakışta bu karşı koymanın GDO'lu ürünlere karşı bir zaferle sonuçlandığı (GDO'lu ürünlerin etiketlenmesi) düşünülebilir. Oysa bunun sadece göstermelik olduğu ortadadır. Bu ürünlerin etiketlenmesi hiç de onların kullanımını yeterince engelleyecek bir önlem değildir. Bir yanda markette kilosu 5 milyon liraya geleneksel yöntemlerle üretilmiş domates, diğer yanda kilosu 500 bin liraya yani onda birine GDO'lu domates satılırsa, bir işçi acaba hangisini satın alır? Açıktır ki sağlığını düşünmeden önce aradaki fiyat farkını düşünmek zorundadır.
Bu ürünlerin birçok yönden zararlı olmasına neden olan tekellere karşı savaşılmadıkça, yani kapitalizmin tasfiyesi için mücadele edilmeden ve bu mücadele başarıya ulaşmadan bu sistemin getirdiği pislikten yakamızı kurtarmamız mümkün değildir.
Türkiye'de de çeşitli küçük-burjuva muhalif unsurların ve meslek odalarının girişimiyle GDO'ya Hayır Platformu kuruldu. Bu platforma göre yüzyılın en büyük tehlikesi GDO'lu ürünler. Bu platformun talepleri arasında bu ürünlerin ülkeye girişinin yasaklanması, eğer girerse de denetlenmesi ve etiketlenmesi gibi talepler yer alıyor. Sorunu üstelik de milliyetçi temellerde bir tüketmeme sorunu olarak ele alan bu yaklaşımların gerçek bir çözüm üretmesi mümkün değildir. Platformun tüm taleplerinin ortak zaafı, sorunun kapitalist sistemle bağlarını göz ardı etmesi ve sorunun ortadan kaldırılmasına yönelik gerçek ve tutarlı bir mücadelenin yürütülmemesidir.
GDO ürünlerini savunan tekel sözcüleri ise bir yandan bu ürünlerin zararlı etkilerinin bulunmadığı yalanını söylerken, öte yandan da genetik mühendisliğindeki bu gelişmenin açlığa çare olacağından dem vurmaktadırlar. Bugün mevcut kaynaklarla ve geleneksel yöntemlerle üretim yapmak bile açlık sorununu çözmek için yeterlidir! Ancak buna rağmen 1 milyara yakın insan aç! Resmi rakamlara göre 2004 yılında 852 milyon aç insan vardı. Her üç saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor, her 10 saniyede bir çocuk kirli su içmekten ölüyor. Her gün 5 yaşın altındaki 34 bin çocuk yani yılda 12 milyon çocuk yetersiz beslenmeden ve açlıktan ölüyor. Bu rakam İkinci Dünya Savaşı sırasında her yıl ölen insan sayısından daha fazla. Milyonlarca insanı açlığa ve ölüme mahkûm eden kapitalist sistemin sözcülerinin açlığa çözüm bulduklarını söylemeleri olsa olsa ikiyüzlülüktür.
İnsanlığın yüzbinlerce yılda kaydedemediği teknolojik ve bilimsel gelişmeyi birkaç yüz yılda gerçekleştiren kapitalizm; sınıfsız, sömürüsüz, açlığın olmadığı bir dünyanın da maddi önkoşullarını döşedi. Ancak kapitalizmin bugün geldiği nokta çürümüşlüktür. Yüzyılın en büyük tehlikesi, küçük-burjuva muhaliflerin söylediği gibi GDO'lu ürünler değil kapitalizmdir. Bir çelişkiler yumağı olan kapitalizmi tarihin çöplüğüne yollamadan açlıktan kurtulmanın yolu yok!
