Her Sabah Her Akşam Yıkılan Bir Kenti Görmek

Marksist Tutum okuru bir tekstil işçisi

Hani şu Toki’nin kentsel dönüşüm projesi adı altında yıktığı evler var ya, işte proje alanlarından birinin tam önünden her sabah, her akşam geçiyorum. Oradan geçerken bazen düşüncelere dalıyorum, sonra da içimi öfke kaplıyor. Düşünüyorum burada yaşayanlar nerede acaba, nasıl yaşıyorlar? Başlarını sokacak bir ev buldular mı? Yoksa şehirden biraz daha uzakta naylondan bir ev mi kurdular? Bilinmez. Bu görüntü bazı insanlar için yıkılan yaşamlar, bazıları için yeni bir yaşam anlamına geliyor, bazıları içinse hiç yok.

Bir gün işe giderken serviste yanıma oturan iş arkadaşlarımdan birine şuraya bak nasıl da yıktılar insanların evlerini, yaşamlarını dedim. Arkadaşım hangi evler dedi. Hangi evler mi diye sordum. Evet hangi evler dedi. Elimle gösterdim işte bu evler diye. Arkadaşım haa onlar mı dedi. Evet onlar! Burada yaşayan insanlar şimdi ne yapıyorlar acaba, kalacak yerleri var mı? Hiç düşündün mü? Arkadaşımın verdiği cevap “hayır düşünmedim, düşünmek de istemiyorum. Dünyanın derdi bana mı kaldı, onlar düşünsün” oldu. Arkadaşıma, “neden böyle düşünüyorsun? Buradaki insanların evlerini ne için yıktılar, daha fazla para kazanmak daha fazla kâr etmek için. Düşünsene burada yapılan evlerin fiyatı ne kadar olacak ve üstelik burada yaşayan insanlar da burada yapılan evlerden birinde oturamayacak. Bu haksızlık değil mi” dedim. Arkadaşım öylece yüzüme baktı ve sonra kafasını çevirdi. Yol boyunca düşündüm arkadaşımın söylediklerini ve tavrını, ve kendime burjuvazi tam da istediği kuşağı yaratmayı başarmış dedim.

Evet, büyüklerim anlatır, 12 Eylül 1980 darbesinin biz işçi sınıfının üstünden silindir gibi geçtiğini. Ölü toprağı serptiğini üzerine işçi sınıfının. Büyüklerim neden işçi sınıfı diyor da ‘80 kuşağı demiyor, bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Ne kadar haklılar. Evet, ‘80 darbesi sadece o dönemin değil bizim kuşağın da üstünden geçmiş ve istediği gibi yetişmesini sağlamış gençlerin; sorgulamayan, sormayan, neden demeyen bir gençlik. Hem burjuvazi hem de ailelerimiz (küçük devletler) bize hep bunu öğrettiler. Aman kızım aman oğlum karışma bulaşma, başına bir şey gelir diyerek bize üç maymunu oynamasını öğrettiler. Bu sistemin bekçilerinin ekmeğine yağ ve bal sürdüler.

Tüm bunları düşünürken, ailemle geçirdiğim bir zamanda televizyonda işsizliğe ve kullanılan kredi kartlarına dair bir haber veriliyordu. Babam “şu insanların haline bak, insanlar aç ne olacak böyle, nedir bu ya” diye söylendi. Annemse “yeter insanları soydular soğana çevirdiler” dedi. Dayanamayıp, tüm bu yaşadıklarımızda sizin suçunuz yok mu, yıllarca bizlere üç maymunu oynamayı öğrettiniz, bu sistemin istediği gibi yetiştirdiniz, sadece siz değil sizin gibi milyonlarca aile bunu yaptı, şimdi neden halinize isyan ediyorsunuz, dedim. Birilerinin yardımıyla bir şeyleri öğrenmeye, sorgulamaya başladığımda bana terörist mi olacaksın demiştiniz, hayırdır, galiba terörist olmaya karar verdiniz, dedim. Sonra herkes sustu. Sonra düşündüm belki çok sert çıkmıştım ama çok kızgınım dostlar. Yıllarca bildikleri halde bize hiçbir şey öğretmemelerine, ağızlarına ve ağızlarımıza atılan dikişlerin düzgün olması için dudaklarımızı tutmalarına, gözlerimize bağlanan bandajın sıkı olması için kafamızı sıkıca tutmalarına çok kızgınım. Tamam biliyorum onlar biz çocuklarını koruma mantığıyla tüm bunları yapıyorlar, ama biz onların dizinin dibinde oturduğumuz sürece başımıza daha beter şeyler gelecek.

Kapitalist sistem krizde. Üçüncü dünya savaşı başlamış durumda. Yarın nerede insanlar ölecek birilerinin kârı uğruna bilmiyoruz. Tarihte bu hep böyle olmuş. Sistem bu denli büyük bir krize girdiğinde insanlar önce açlıktan ölüyor sonra da sistem krizi aşılsın diye yapılan emperyalist savaşlarda ölüyor. 1918’de de böyle oldu, 1929’da da böyle oldu. Artık yokluk, açlık, sefalet emperyalist savaşlar olmasın istemiyorum. Açlıktan ve birilerinin kârı uğruna insanlar ölsün istemiyorum. İşte buna bıçak çekiyorum ben, buna isyan ediyorum. Artık tüm insanların isyan etmesi gerektiğini düşünüyorum. Yetmedi mi çektiklerimiz, yetmedi mi ezildiğimiz, sömürüldüğümüz. Ben artık güzel bir dünyada yaşamak istiyorum. Sömürünün, savaşların, açlığın olmadığı, insanın insanca yaşadığı bir dünyada yaşamak istiyorum. Bunu istemekten daha meşru ne olabilir ki. Bunun için de biz işçilerin örgütlenip bilinçlenip tek yumruk olması gerekir.

Güzel bir dünya için sınıf kardeşlerimi mücadeleye, mücadele yolunda yürümeye davet ediyorum. Yürüdüğümüz bu yolda önümüze hendekler de dağlar da çıksa yürüyoruz ve ben bu yolun bir sonunun olduğunu biliyorum. O sonu görürüm ya da görmem ama var biliyorum. Bir gün bu mücadele zafere ulaşacak. Elif Çağlı’nın da dediği gibi, işte o zaman bahçemizde açacak gelinciğimiz...