Hastane Enfeksiyonlarından Kim Sorumlu?
Sağlık hizmetlerinin verildiği yerler olan hastanelerin en ciddi sorunlarından biri de hastane enfeksiyonlarıdır. Geçtiğimiz Ağustos ayında Erciyes Üniversitesi Hastanesinde 8 bebeğin hastane enfeksiyonu sonucu ölmesi, bu sorunu medyanın gündemine de taşımıştı. Ne var ki, tıpkı daha önceki yıllarda olduğu gibi devlet yetkilileri gündemi geçiştirmek için dikkatleri, hastaneler için zorunlu kılınmış olan enfeksiyon komitelerine kaydırmışlardı.
Bakanlığın suçu yüklediği 'enfeksiyon komiteleri'; el yıkama, atıkların kontrolü, enfeksiyon, aşılar, hijyenik çalışma koşulları, bulaşıcı hastalıklardan korunma konularıyla ilgili hizmet içi programları düzenlemek gibi bir göreve sahip. Ancak mesele sağlık çalışanlarının bu konudaki bilgi eksikliği değildir! Hastanelerin servislerinde el yıkama tekniklerini anlatan resimli panolara rastlamak hiç de zor olmazken, hastanelerde hijyenin kuralı olan sabun ve havlu peçete bulmak bir lüks haline gelmiştir! El yıkama tekniğinin kurallarını çok iyi bilen doktor ve hemşirelerin ellerini yıkadıktan sonra formalarıyla kurulamaları gözlerden kaçmayan, sık rastlanan bir manzaradır. Hepatit, AIDS, TBC'li (verem) hastalar için eldiven, maske, önlük gibi gerekli malzemeler ne çalışan sağlık personeline verilmekte, ne de hastası için hizmet vermek zorunda kalan refakatçiye.
Asıl sorun, bürokratik komitelerin görevlerini yapmaması değil, hastanelerin alt yapısı, malzeme eksikliği, sağlık hizmetinin ücretli olması ve bu alanda çalışan işçi yetersizliğidir. Dünya genelinde yatarak tedavi gören her 10 hastadan biri hastane enfeksiyonuna yakalanmaktadır. Enfeksiyon kapma oranları ise koşullara göre yüzde 5 ile 12 arasında değişim göstermektedir. Türkiye'ye dair net veriler yok; fakat, Sağlık Bakanlığına göre Türkiye'de yaşanan vakalar dünya ortalamasının altında değildir. Tabii burjuva istatistiklerin ne kadar güvenilmez olduğu da ayrı bir gerçek!
Hastane enfeksiyonlarının Amerikan ekonomisine yıllık maliyeti 6,7 milyon dolar, İngiliz ekonomisine 1,7 milyon dolar civarındayken, Türk ekonomisine verdiği zarar ise bir muamma. Hacettepe Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaya göre hastane enfeksiyonları hastaya bir haftada yaklaşık 1200 dolar ekstra maliyet yaratmaktadır.
Hastane enfeksiyonlarının en önemli nedeni hastanelerdeki işçi yetersizliğidir. Nitekim Türkiye'de her 1228 kişiye 1 hemşire, her 702 kişiye 1 doktor düştüğü koşullarda, hastanelerde çalışan emekçilerin hastaları tedavi ederken hijyen kurallarına uyması mümkün değildir. Toplumumuz tarafından da, sağlık çalışanları tarafından da doktor, hemşire ve hastabakıcı yetersizliği kanıksanmış bir sorundur. Tam da hastanelerde yeterli sayıda işçinin istihdam edilmemesinden kaynaklı olarak hayata geçirilen refakatçi uygulaması, hastası olanların aynı zamanda sağlık çalışanı olarak çalışmasını da beraberinde getiriyor! Hastane enfeksiyonlarının kilit kavramı olan hijyenlik açısından bakıldığında, yeteri kadar korunamayan refakatçiler, enfeksiyonları taşımada önemli bir rol oynuyorlar. Hastaların sondalarını boşaltan, serumlarını çıkartan ve takan, yeri geldiğinde ilaçlarını içirmeye çalışan, hastaların, hastane içi tetkikler için bölümler arası taşınmasını sağlayan tampon eleman olarak refakatçilerin kullanıldığı göz önüne alınırsa durum daha iyi kavranır.
Doktor, hemşire, hastabakıcı yetersizliğinin yanı sıra sağlık hizmetlerinin ücretli olmasının doğurduğu tıbbi malzeme ve ilaç eksikliği, enfeksiyonun öteki yüzüdür. Tıbbi malzemeler yetersizdir. Bu durumda eksik malzemeyle gerekli tüm işler giderilmeye çalışılıyor; uygunsuz kullanılmak zorunda kalınıyor. Örneğin bir kez kullanılması gereken eldiven gün boyu sağlık çalışanlarının cebinde dolaşmaktadır. Hemşire ve doktora verilen eğitimlerde 'yokluklar alanı olan hastanelerde yaratıcı olmaları' gerektiği sık sık vurgulanır. Bir kere kullanılması gereken eldiveni gün boyu cebinde dolaştırarak beş defa kullanan hemşireden daha yaratıcısı var mıdır?
Çalışan sayısındaki yetersizlik sağlık çalışanlarının kaldırabileceklerinden çok sayıda hastaya bakmalarını, çalışma saatlerinin uzamasını da dayatmaktadır. Bu yoğun çalışma koşulları karşılığında, sağlık emekçilerinin aldığı ücretin ne denli düşük olduğu da biliniyor. Böylesine düşük ücretlerle, yoğun çalışma koşullarıyla ve üstelik de son derece yetersiz ekipmanlarla baş başa kalan sağlık emekçileri, işlerine ve dolayısıyla işlerinin konusu olan 'insan'a da yabancılaşıyorlar. Bu ise onların tıbbi alanda da dikkatsiz davranmalarını kaçınılmaz olarak beraberinde getirmektedir.
Burjuvazi, işçilerin sabahın köründe kalkarak kuyruklara girdiği hastanelerde tedavi olmuyor. Hastanelerde türeyen hastalıklar burjuvaziyi değil, emekçi kitleleri vuruyor. Burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki bölünme ve sınıfsal ayrım her düzeyde kendini böylesine çıplak olarak açığa vurmaktadır işte. Kapitalistlerin esas amacı kâr elde etmektir ve eğer kâr yoksa sağlık da yok demektir. Hastalar şifa bulmaları gereken insanlar değil, son kuruşa kadar ceplerindeki tüm parayı hastaneye yatıracak ve kapitalistleri kâra geçirecek müşteriler olarak görülürler. Bu kapitalizmin amentüsüdür! Kapitalist sistemde işçi sınıfına verilen hizmet ancak bu kadardır; daha fazla değil! İşçi sınıfı gerçek ve ücretsiz sağlık hizmetine ancak kendi iktidarı altında kavuşacaktır. Teknolojiyi, bilimi ve doğayı tüm insanlığın kullanımına açacak tek güç işçi sınıfıdır. İşte o zaman sağlıklı insanlar yetişebilir ve hastalar hastalıklarına şifa bulabilirler.
D.K. (bir sağlık emekçisi)
