Hacı Hüsrev'de Devlet Terörü

13 Mart gecesi sabaha birkaç saat kala karanlık bir sokakta, öfke ile vurulan, tekmelenen ve kırılan kapı sesleriyle derin uykularından korkuyla ürpererek uyanıyor insanlar. Kapıları kıranlar 'güvenle uyuyun'diyen polisin özel harekât timleri.

Sabaha karşı her yanları sarılarak derin uykularından tekmelerle uyandırılan bu insanlar sanki dünyadaki bütün kötülüklerin failleri, bu mahalle sanki bütün suçların sorumlularının yeşil otlar gibi yeşerdiği yer! İkinci Dünya Savaşını hatta birincisini de çıkartanlar onlar! Balkanlar'ı kana boyayanlar, Ortadoğu'da çocukları öldürenler, insanlara işkence yapanlar, paraları çuvalla götürenler, şemdinli'de bomba atanlar ve boş zamanlarında da zevk-ü sefa içinde yaşayanlar onlar! Bir televizyoncu ordusu eşliğinde yürüttüğü, adına 'operasyon' dediği saldırılarda, uykularını deldiği mahalle sakinlerini korkutmakla yetinmeyen Türk burjuvazisinin düzen koruyucu kolluk kuvvetleri, toplumsal sindirme harekâtını da başarıyla yürütüyor. Sabahın ilk ışıklarıyla mahalleden toplanan, sıcak yataklarından kaldırılıp 'o çok güvenli' yetiştirme yurtlarının 'şefkatli' kollarına götürülen üç beş tane çocuk zaten bir tabur silahlı özel harekât timi olmadan yakalanmazlardı!

Bu neydi şimdi? Ne yapmak istemişlerdi? Olanlar bir hatadan mı ibaretti? Ama bunu daha önce de defalarca yapmışlardı. Ve bütün olanlar televizyon ekranlarından, gazete sütunlarından yetmiş milyonun gözü önünde gerçekleştirilmişti. Evlerine zorla girilmiş, yataklarından zorla, ite kaka kaldırılmış, her taraf aranma bahanesiyle darmadağın edilmiş, insanların insan onurlarına tecavüz edilmişti.

Biz bu sahnelere hiç yabancı değildik. Daha yapılanları unutmamıştık. 12 Eylül 1980 faşist darbesinde, öncesinde ve özellikle sonrasında yıllarca hayatlarına girilenler, işkencelerde öldürülenler, gözaltında kaybedilenler, evleri basılıp burjuva devletin silahlı örgütleri tarafından kimi zaman apaçık, pervasızca, ama çoğu zaman gizlice öldürülenler, siyasi şubelerin işkence odalarında intihar süsü verilerek katledilenler bizlerdik. Bizim büyüklerimiz, çocuklarımız, kardeşlerimiz her şeyden öte yoldaşlarımızdı.

Hacı Hüsrev mahallesindeki olaylar kısa bir süre önce yaşandı. Bu mahalleye yapılan operasyon kitlelerin gözünde meşrulaştırıldı. Burjuva medya bu konuda da görevine sadık davrandı ve bu insanlar kapkaççı, uyuşturucu tüccarı, tinerci vs. olarak etiketlendi. Sorun hangi mahallede ne kadar suçlu var meselesinden çok daha öte bir şeydi. Bu insanlar evlerinin camlarında ellerinde silahlarla beklemiyorlardı. Bu saldırı yapılırken her saniyesi görüntülendi ve bir kısmı televizyon ekranlarından, bu düzene ve bekçilerine kin duyan herkese gösterildi ki, korksunlar ve haksızlıklara ses çıkarmasınlar. Burjuvazi düzenin bekasını sağlamak için silahlı, üniformalı ve üniformasız binlerce insanı, milyonlarca işçi ve emekçiyi zapturapt altına almak için özel olarak örgütlemek zorunda. Ve bu güçler bizim karşımıza her mücadele alanında çıkacaklar. İşin sadece fiziksel tehdit kısmı değil üzerinde düşünülmesi gereken. Asıl önemli olan, egemen güçlerin silahlı kurmaylarının da dediği gibi asıl harp, psikolojik harp. Psikolojik olarak zaferi kazanan aslında savaşın sonucunu da büyük oranda belirlemiş oluyor.

12 Eylül 1980'de faşizmin saldırılarına doğrudan maruz kalanlardan çok, dışardan seyirci olarak izleyenlerdir asıl korkanlar ve '80 sonrası apolitik, örgütlü mücadeleden korkan gençliği geleceğimizi ipotek altına alma pahasına yetiştirenler. Ölümü görmeden ölmekten, işkenceyi yaşamadan işkenceden korkmak. Daha doğrusu korkutulmak. Ya bir gün sizin de evinizin her tarafını sararsa bilim kurgu filmlerinden fırlamış görüntüleriyle onlarca silahlı insan. Ve uyumakta olan on yedi yaşındaki oğlunuzu ya da kızınızı üniversitede haksızlıklara karşı bağırdığı için karga tulumba götürür ve sizin çığlıklarınız duyulmazsa?

Bu kavgada yenilmesi gerekenler bizler olmak zorunda değiliz. Neredeyse bire yüz, bire binken nedir bizleri sürüler halinde, insanlık dışı uygulamalara boyun eğdiren? Çocuğumuza, onursuz yaşama pahasına itaati öğrettiren. Buna sevgi mi diyoruz, buna onları ve kendimizi acılardan ve kötülüklerden koruma isteği mi diyoruz. Peki bir mahallenin insanlarının yaşamına girilirken kaç tanemiz kendimizi ve sevdiklerimizi güvende hissettik.

Bütün bunlar sadece bugünümüzü belirleyen olgular değil. İşçi sınıfının geleceğini belirleyen olgular. Yaşadığımız her yerde, özellikle mücadele alanlarında, mensubu olduğumuz sınıfa yönelik saldırılara karşı koymak zorundayız.

Her savaşın en az iki tarafı vardır. Ancak bugün taraflardan birisi durumunun farkında değil. Ne var ki, er ya da geç bu savaşın ikinci tarafı da sahnedeki yerini alacak ve kitleler kapitalizmin egemenliğine karşı kızıl bayrağı kaldıracak. Bu durumda burjuvazi bütün güç ve olanaklarını seferber edecek ve fakat disiplinli bir örgütlülüğe, önderliğe sahip olan taraf savaşı kazanacaktır. Bu yüzden şimdiden bunun bilinciyle bizi bekleyen nihai savaşa hazırlanmalıyız.

Marksist Tutum okuru bir sağlık emekçisi