Grevci Serna-Seral İşçilerinden Mektup

Selam Marksist Tutum okurları,

Bizler 16 aydan bu yana devam etmekte olan mücadelemizi 23 gündür grevle sürdürmekte olan grevci Serna-Seral işçileriyiz. Marksist Tutum aracılığıyla, yaşadıklarımızı sınıf kardeşlerimizle paylaşmak istedik. Çünkü biliyoruz ki, bizim burada verdiğimiz mücadele tüm işçi sınıfının mücadelesinin bir parçasıdır. Yaşadığımız sorunlar ve çalışma koşullarımız nasıl ortaksa, bir sınıf olarak kazanımlarımızın da ortak olduğunu bu süreçte çok net olarak gördük.

Yaşadığımız süreçte, sendika yetkimizi alıp toplu sözleşme görüşmelerine başladık, fakat işverenin tartışmayı bile gerektirmeyecek kadar akılalmaz teklifi karşısında görüşmeler tıkandı ve grev kararı aldık. İşçilerin sermayeye karşı önemli bir silahı olan greve bile, bir sürü yasal prosedürle boğuştuktan sonra çıkabildik. Daha öncesinde grev deneyimi yaşamamış olduğumuzdan, greve çıkacağımız gün bunun heyecanını iliklerimize kadar hissettik. Takvimler 16 Eylülü gösterdiği gün öğle saatlerinde işyerimizin camından aşağıya baktığımızda, karşımızda sermayenin kolluk güçlerinin yerlerini aldığını gördük. Bu zaten beklediğimiz bir şeydi. Bizi şaşırtan ama bir taraftan da örgütlü gücümüzle gurur duymamızı sağlayan şey, sayılarının beklediğimizden çok fazla olmasıydı. Farkında değillerdi ama bize burada gerçekten birilerinin damarına basan bir şeyler yaptığımızı ve mücadelemizde ne kadar haklı olduğumuzu bir kez de onlar gösterdi.

Grev öncesinde aramızda 'üç kuruşu nasıl beş kuruş yaparız'ı tartışan bizler, artık bu sömürü sis­teminde tüm işçilerin de biz Serna/Seral işçileri gi­bi sömürüldüğünü onlara nasıl anlatabileceğimizi tartışmaya başladık. Evet, sistem aynı sistem ve bugün ne yazık ki egemen sınıf sermaye sınıfı. Ama biliyoruz ki bu her daim böyle gitmeyecek. Yeter ki biz işçiler gücümüzün farkına varalım ve birlikte mücadele bayrağımızı yükseltelim.

Bizler greve başladığımız ilk günden bu yana birçok baskıya maruz kaldık, küfür işittik ama mücadeleden asla vazgeçmedik. Burjuva yasaların karşımıza çıkardığı birçok engeli örgütlü gücümüzle aştık. Bizim grev kararımıza karşı işverenin uyguladığı lokavt kararı gereği sözümona işyerine kimsenin girmemesi gerekiyor. Ama patron bu yasağı sürekli olarak ihlal etmeye çalışıyor. Tarafsız olduğunun her fırsatta vurgusunu yapan sermayenin kolluk kuvvetleri, bu duruma müdahale ettiğimizde ne hikmetse bizleri engelliyorlar. Tartışma gerginliğe döndüğünde ise 'ben babamı bile tanımam' diyerek aba altından sopa gösteriyorlar.

Grev sürecinde örgütlü gücümüzü ne pahasına olursa olsun dağıtmamakta kararlıyız. Grevin onuru grev çadırıdır. Bizler de bunun bilincinde olarak bir grev çadırı kurduk. Bu çok kolay olmadı. Sermayenin kolluk güçleri burada da karşımıza çıktı ve 'yasal değil kuramazsınız' dendi. Yasalar mı? Hangi yasalardan bahsediyorlardı bizlere. Bu yasaları çıkarırken bizlere mi sormuşlardı ki şimdi uymamızı bekliyorlardı. Uymadık ve ilk çadırımızı baskılara rağmen kurduk. Hazmedemediler. 30 Eylül günü sabahın beşinde yaptıkları bir baskınla çadırımızı yıktılar. Her şeyi öyle sinsice ayarlamışlardı ki. 20 işçinin bulunduğu bir yere trafik polisi, zabıtası, çevik kuvveti ile yüzlerce emniyet gücü (patronun emniyetini sağlayan güçler!) gelmişti. Peki ama neden gece? Bunun cevabı çok nettir aslında. Bizlerden yani işçi sınıfının örgütlü gücünden KORKUYORLAR! Yaptıklarını mümkün olduğunca gecenin karanlığında gizlemeye çalışıyorlar.

Yılmadık dostlar. Grev çadırı bizlerin onuru olmuştu artık. Süreç uzayıp da günler geçmeye başladıkça çadırımızı iyice sahiplenmeye başladık. Ailelerimiz akşam olup da eve gitmeleri gerektiğinde 'sanki eve gitmiyorum da evimden ayrılıyormuş gibi hissediyorum' demeye başlamışlardı ve bu da gücümüze güç katıyordu. Olmazsa olmazdı artık çadırımız. Grevimizin bir simgesi, gelen destekçilerimizin misafir edileceği, işçi sınıfının sorunlarının ve çözüm yollarının tartışılacağı bir mevzimiz olmalıydı. Kararlıydık. Ne pahasına olursa olsun kuracaktık. Ve 3 Ekim günü saat beş civarında kurmaya başladık çadırımızı. 15 dakika sonra tüm emniyet güçleri grev bölgesinde bitiverdiler. Önce bizleri vazgeçirmeyi denediler olmadı, sonra işçilere dönüp 'aranızda provokatörler var, biz onları biliyoruz, birçoğunuz iyi niyetlisiniz gelin vazgeçin' dediler, yutturamadılar. 'Bakın burada birçoğunuzun canı yanacak' diyerek gözdağı vermeye kalktılar, tutturamadılar. Kuracaktık kararlıydık. Tüm bunların ardından çevik kuvvetin ve polisin saldırısıyla karşı karşıya kaldık. Birçok arkadaşımız coplandı, yerlerde sürüklendi, ağızlarının içine bile biber gazı sıkıldı. Arkadaşlarımız gözaltına alındı. Bunu yapmalarındaki asıl amacın salt grev çadırını kurmamızı engellemek değil bizim örgütlü gücümüzü dağıtmak olduğunun farkındaydık. Arkadaşlarımızı götürmüşlerdi. Biz ne yapacaktık? Elbetteki onların yanında olacaktık. Grev yerimizde görevli arkadaşlarımızı bırakarak mevzimizi terk etmedik. Gözaltına alınan işçi arkadaşlarımızın arkasından karakola gittik. Attığımız sloganlarla sesimizi onlara duyurup moral verirken bir taraftan da bir yerlere mesaj gönderiyorduk. Biz vazgeçmemiştik. 'Sizin coplarınız, sopalarınız bizim mücadelemizin kamçısı olur ancak' diyorduk sokakları inletirken. Baskıları bizi yıldırmadı, geri tepti ve her birimiz sınıf bilinçli birer işçi olarak çıktık karşılarına. Bir zamanlar baldırı çıplaklar diyerek hor gördükleri, her fırsatta aşağıladıkları işçilerdi bunlar.

Evet dostlar bizler içinden geçtiğimiz süreçte birçok şey öğrendik. Burjuva yasaların nasıl sermayeye çalıştığını, en ufak bir hak aramada devletin ve onun kolluk güçlerinin nasıl sermaye sınıfının çıkarlarını savunduğunu, devletin kimin devleti olduğunu öğrendik. Kapitalist sistemin biz işçilerin kanını emerken birilerini bizim sırtımızdan nasıl zengin ettiğini ve en önemlisi de işçi sınıfının küçük bir mevzisi olarak örgütlenip gücümüzü birleştirdiğimizde neler yapabileceğimizi gördük. Biz bir avuç işçi bir fabrikanın üretimini durduracak kadar güçlüysek, tüm dünyadaki işçilerin birleşip mücadele ettiğinde neler yapabileceğini hayal edebiliyoruz. Hani hep derler ya grevler işçi sınıfının okuludur diye. Bu okul bize devletin, polisin, yasaların ve mahkemelerin sermayenin çıkarına hizmet eden kurumlar olduğunu, yalnızca sendikal mücadeleyle sınırlı kaldığımızda bunun yeterli olamayacağını öğretti. Mücadelemiz sistemin temellerine yönelmediği sürece bu baskıdan, sömürüden kurtuluşumuz yok. Biz bu okuldan belki ciddi bir ekonomik kazanım elde edemeden, belki bir sözleşme bile imzalayamadan mezun olacağız, bunu şimdilik bilemiyoruz. Ama çok net olarak bildiğimiz bir şey var. Mücadeleci, kararlı ve sınıf bilinçli işçiler olarak hayatımıza devam edeceğiz. Bizim grev sürecinde öğrendiklerimiz ve çevremizdeki emekçi kardeşlerimize öğreteceğimiz bir dünya deneyimimiz var. Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok. Kazanacağımız koskoca bir dünya var!

İşÇİLERİN BİRLİğİ SERMAYEYİ YENECEK!

KURTULUş YOK TEK BAşINA, YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ !

bir grup grevci Serna-Seral işçisi