Girdaptan Çıkanlara
Gebze’den bir işçi
Türkiye’de 1980 askeri faşist darbesinin işçi ve emekçilerin hayatında yarattığı en büyük olumsuzluklardan birisi de kolektif davranma bilincinin yok edilip yerine bireyciliğin dayatılmış olmasıdır. Yaşanan kuşaklar arası kopukluk, geçmişin tecrübe ve birikimlerinden yoksun olan bizim gibi yeni kuşak işçiler için çok daha kötü sonuçlar doğurmuştur. Bizim kuşağımızın büyük bir kesimi, mücadeleden korkan, alabildiğine sinik bir ruh hali içinde, kendine güvenmeyen bireyler olarak politik hayatın dışına savrulmuştur. Bu yüzden bir sınıfın parçası olduğumuzu öğrenmemiz zorlu keşifler sonrasında mümkün olmuştur. Öyle ki, örgüt, örgütlenmek laflarından öcü gibi korkup, bu sözü söyleyenlerden de deli gibi kaçar haldeydik. Ya da örgütlü olanlara kötü gözle bakıp, arkasından birkaç olumsuz söz sıralayanımız da vardır. Ama fabrikalar bizler için prizmadır, bizlere hayatın gerçeğini, acımasızlığını göstermektedir. Hem de öyle ki patronların zalimliklerini gizlemeye dahi çalışmadan, apaçık.
Çalışmaya başladığımızda tosluyoruz gerçekler duvarına ve bakınıp duruyoruz etrafa, “bu ne biçim yer” der gibi. Kırbacı yedikçe de “ya kardeşim ne oluyoruz” diye sızlanıyoruz. Örgütsüzsek eğer, tek başımıza olduğumuzdan anlam veremiyoruz olup bitenlere. Gidiyor bir anda geleceğe dair yaptığımız planlar ve yerine geliyor sömürünün girdabı. Bu girdap bizi hızla içine çekiyor diyeceğim ama zaten içindeymişiz, öğrendikçe anlıyorum.
Okul sıralarında anlatılan tanjant, kotanjant, sinüs, kosinüs, pi sayısının pek bir önemi yokmuş fabrikada. Ya da Osmanlı’nın yaptığı seferler, Katerina’nın oynadığı oyun, Mehmet Paşanın uçkuru. Bu yalancı tarih bizden bir şeyler sakladı. Bize gerekli olanlar anlatılmadı yani. Nasıl haklarımıza sahip çıkarız, bu sömürüden nasıl kurtulur ve geleceği ellerimizle nasıl inşa ederiz diye anlatmadılar. Koydular bir sandığın içine, sıkıca kilitleyip karanlığa attılar. Zaten yasaktı da bunları öğrenmemiz. Düşünmesi bile demir parmaklıkları getiriyordu, o yüzden bize hep kendi tarihlerini anlatıp durdular. Biz de zannettik ki tarih bundan ibaret.
Ama çalışmaya başlayınca çelişkiler bir bir gün yüzüne çıkmaya başladı ve hayatı başka türlü sorgular oldum. Meselâ, bu kadar gaddar olan patronlar nasıl olup da izin vermişler 8 saat çalışmamıza, sendika kurmamıza, örgütlenmemize gibi sorular takılmaya başladı aklıma. Düşünüyordum düşünüyordum fakat çıkamıyordum işin içinden. Bunlar hayatta yapmaz bunu diyordum kendi kendime. Soruyordum yine kendime; baldırı çıplaklar denilerek hor görülen, aşağılanan işçiler mi yaptı bu işi acaba? Yok artık canım daha neler! Ne, işçi sınıfı mı yapmış?
Evet gerçekten de onlar yapmış. Unutturulmaya çalışılan tarihimiz bunu söylüyor bize. Marx’ı, Engels’i, Lenin’i, Kızıl Rosa’yı anlatıyor ve onların yıllar önce söyledikleri sanki bugünü anlatıyor. Sınıf kardeşlerimizin kanı varmış kazanılan her mücadelede. Bugün sahip olduğumuz haklar onlar sayesinde kazanılmış. Ezdirmemişler kendilerini, susmamışlar yaşadıkları karşısında ve karşı gelmişler egemenlere. Tarihte yenilgiler de almışlar yengiler de. Anlamışlar örgütlenmeden bir şey yapamayacaklarını, sarılmışlar işçi sınıfının bilimine, yani Marksizme. Leninler kurmuş çelikten örgütü ve dikmişler göndere kızıl bayrağı. Paris Komününden sonra ilk defa ezilenler geçmiş başa ve ezenleri alaşağı etmişler. Hani tıpkı karikatürdeki gibi Lenin süpürmüş onları Rusya’dan.
Tarihimiz de ne zenginmiş, oku oku bitmiyor o güzellikler. Öğrenecek daha o kadar şey var ki tarihimize dair, öğrendikçe güçleniyor ve gözlerimizin içi gülüyor, patronlara “bizden korkun” der gibi. Bir sınıfın parçası olmayı kavramak ne güzelmiş. İşçi sınıfının bir neferi olmak, insana tarifi mümkün olmayan bir mutluluk veriyor. Hele kuracağımız o sınıfsız, sömürüsüz dünyayı düşünmek, ona şekil vermek, bu gücü kendinde hissetmek mutlulukların en büyüğü olsa gerek. Tabiî ki bunları yapabilmek için sınıfımızı, tarihimizi, mücadele yolunu öğrenmek ve öğretmek gerekiyor ki, bu çürümüş sistemi, kapitalizmi yıkalım. Tarihimizde yaşanan deneyimler bizlere ışık tutarken, yol göstericimiz olan Marksizm gücümüze güç katıyor. Yeter ki bu yola yüreklerimizi açalım.
