Enternasyonal Alanda Menşevizmin Yansımaları / II

Elif Çağlı

Troçki’den Troçkizme

Vaktiyle RSDİP içinde farklı eğilimler temelinde cereyan eden ayrışma Bolşevik-Menşevik bölünmesiyle yol almış ve bu bölünme iki ayrı parti örgütlenmesiyle sonuçlanmıştı. Lenin ve yoldaşlarının çabası temelinde biçimlenen ve daha sonra Komünist Parti adını alan Bolşevik Parti, 1917 Ekim Devriminde gösterdiği başarılı önderlikle işçi sınıfının devrimci partisi olduğunu dosta düşmana kanıtladı. Bu durum o dönemde Enternasyonal örgütlenme alanında da olumlu yansımasını buldu ve Bolşeviklerin öncülüğünde işçi sınıfının Komünist Enternasyonali dünyaya gözlerini açtı.

Menşevik Parti ise, 1914 yılında gerçekleşen çöküşten sonra artık burjuva sol eğilimin uluslararası bir örgütüne dönüşen II. Enternasyonale (Sosyal-Demokrat Enternasyonal) bağlılığını sürdürecekti. Öte yandan, Lenin’in ölümünden sonra Stalin’in önderliğinde somutlanan bir bürokratlaşma-yozlaşma süreci neticesini vermiş ve ne yazık ki Sovyetler Birliği Komünist Partisi de olumlu Bolşevik özelliklerini yitirmişti. Dahası, içten yürüyen bürokratik bir karşı-devrim neticesinde, Sovyetler Birliği bir işçi devleti olmaktan çıkmış ve egemen bürokrasinin devletine dönüşmüştü.

Değişen bu koşullar altında, Stalin kliğinin bürokratik egemenliğine karşı Bolşevik çizginin yaşatılması için muhalefet bayrağını yükselten Troçki olmuştu. Stalinizmin Troçki’ye yağdırdığı haksız suçlamalar her ne olursa olsun, Troçki, örgütsel sorunlarda bir zamanlar sergilediği uzlaşmacı tutumların özeleştirisini yaparak 1917 Temmuzunda Bolşevik Partiye katılan ve Lenin’le birlikte Ekim Devrimine önderlik eden bir Bolşevik idi. Troçki ulaştığı bu olumlu pozisyonunu Stalinizme karşı yürüttüğü devrimci mücadele ile de sürdürecekti. Bu bakımdan, Troçki’nin çabasıyla yapılanan Sol Muhalefet’in temsil ettiği parti çizgisi Leninist-Bolşevikler olarak adlandırılmayı da hak etmiş oluyordu. Keza Troçki’nin önderliğinde kurulan IV. Enternasyonal, Ekim Devriminin geleneğini, yani dünya devrimi hedefine bağlı devrimci enternasyonalizm geleneğini yaşatmak için girişilen bir örgütlenme çabasının ifadesiydi. Ne var ki, Stalinci bürokrasinin egemenliği altında yazılan resmi tarihte bu gerçeklerin üzeri örtülüp her şey tahrif edildi ve Troçki karşı-devrimci bir ajan olarak gösterilmeye çalışıldı.

Günümüze dönelim ve önemli bir gerçekliğin altını çizerek devam edelim. Gerçekleri bu şekilde çarpıtanların en sonunda tarih tarafından affedilmeyeceği ve ne yapılırsa yapılsın mızrağın çuvala sığdırılamayacağı neredeyse şaşmaz bir kuraldır. Yine de resmi komünist hareketin günahları kim bilir kaç kuşaktan devrimcinin bilincini zehirlemiş ve onları esaslı çarpılmalara uğratmıştır. Örneğin Stalin’in başını çektiği ulusal kalkınmacı “devlet sosyalizmi” anlayışı, uzun yıllar boyunca dünya komünist hareketine egemen olan resmi çizginin saptırıcı etkisiyle, Leninci Bolşevik eğilimin pratikteki somutlanışı olarak algılanmıştır. Yine aynı nedenle, Troçki’nin savunduğu Leninist-Bolşevik çizgi ise en hafif ifadeyle II. Enternasyonal oportünizminin ya da Menşevizmin uzantısı telâkki edilmiştir. Oysa işin aslına bakılacak olursa, Stalinizmin egemenliğinde somutlanan sosyalizm ve siyaset anlayışı bir anlamda Rus Menşevizminin ve II. Enternasyonal oportünizminin yansımasıdır. Gerçekliğin bu şekilde yeniden ayakları üzerine oturtulması koşuluyla, ulaşılan bu tarihsel momentte dünya komünist hareketini temelde ikiye bölen devrimci ve reformist eğilimleri de Bolşevik ve Menşevik kavramlarıyla ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Fakat tarihsel süreç içinde yaşanan altüstlükler ve çarpılmalar bu noktada da kalmadı; yaşam tüm çelişki ve çatışmalarıyla hükmünü icra etmeye devam etti. Nitekim bu kez de, Troçki’nin hayat vermeye çalıştığı IV. Enternasyonal onun ölümünden sonra esaslı bir yozlaşma ve parçalanmaya maruz kaldı. Ek bir faktör olarak tam da bu noktada yeri geldiği için belirtelim. Troçki’nin pek çok devrimci açılımı ne denli önemli ve isabetliyse de, onun örgütsel deneyiminde her zaman aksayan bazı yönler mevcut oldu. Örgütsel alanda uzun yıllar devam eden hatalı konumlarından sıyrılıp nihayetinde Lenin önderliğindeki Bolşevikler arasına katılan Troçki, örgütsel sorunlar bağlamında hiçbir zaman Lenin gibi sağlam ve uzak görüşlü bir lider deneyimine ulaşamadı. İşte bu durumun getirdiği bazı aksaklıklar bir yana, IV. Enternasyonal zaten son derece elverişsiz koşullarda ve zayıf temellerde yaşama gözlerini açtı. Bu bakımdan IV. Enternasyonal’in, Troçki’nin sağlığında bile gerçek bir örgütsel inşa niteliği kazanmadığını ve Bolşevik çizgide bir örgütsel süreklilik potansiyeli taşımadığını söylemeliyiz.

Bu gibi gerçekler eşliğinde somutlanan kimi olumsuzluklar, Troçki’nin Stalinizm eliyle hunharca öldürülmesinden sonra büsbütün derinleşmiş ve IV. Enternasyonal adeta varlığını sona erdiren bir dağılma sürecine sürüklenmiştir. II. Dünya Savaşından sonra Troçki’nin takipçileri pek çok bölünme yaşadılar ve ortaya Troçkizmin temsilcisi iddiasıyla yaşam sürdürmeye başlayan irili ufaklı pek çok örgütsel yapılanma çıktı. Bu çevrelerin çoğunluğu birbirleriyle tamamen küçük-burjuvaca didişmeler temelinde IV. Enternasyonalin mirasını neredeyse yiyip tükettiler. Netice olarak IV. Enternasyonal ne yazık ki ideolojik-politik netliğini ve birliğini de koruyamadı. Troçki’nin temellerini attığı IV. Enternasyonal, Lenin’in temsil ettiği Komünist Enternasyonal’in takipçisi olan tarihsel-ideolojik bir birikim olarak dünden bugüne uzansa da, örgütsel-siyasal varlık olarak etkinliğini çoktan yitirdi. Ortaya çıkabilecek kimi olumlu istisnaları bir yana bırakarak özetle altını çizmemiz gerekir ki, Troçkizm Troçki’nin yaşatmaya çalıştığı Leninist-Bolşevik çizginin sadık bir takipçisi olamadı.

Pek çok Troçkist çevre Troçki’ye bağlı kalmak adına onun bazı hatalı değerlendirmelerini (“yozlaşmış işçi devleti” gibi) dondurup şablonlaştırdı. Böylece bu çevreler, bürokrasili işçi devleti olamayacağını savunan Marksizmin özüyle çelişir hale geldiler. Daha da önemlisi, Troçki’nin Leninist-Bolşevik çizginin devrimci değerlerine (burjuva siyasetlerle bayrakların karıştırılmaması, Menşevizme taviz verilmemesi gibi) titizlikle sahip çıkılmasını öğütlediği kimi yaşamsal noktalarda genelde Troçkizm kendi liderine ihanet etti. Troçkist yapılanmaların çoğu, zaman içinde reformizme, oportünizme ve reel politikerliğe dümen kırdı. Tüm bu gerçekler karşısında, Bolşevik-Menşevik ayrımının bir kez daha ve artık bu değişen koşullar temelinde bizzat Troçkist hareket içinde yaşanmış olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

Somut bir örnek

Menşevizm Troçkist hareket içinde bir hayli derin ve yaygın köklere sahiptir. En başta gelen örnek olarak IV. Enternasyonalin resmi temsilcisi olan Birleşik Sekreterya ve ölümüne dek onun başında bulunan Mandel’in siyasal-örgütsel çizgisi hatırlanabilir. Mandel ve benzerleri Stalinist bürokrasilere abartılı ilerici roller atfederek veya Küba, Nikaragua örneklerinde olduğu gibi bazı ulusal kurtuluş devrimlerini gerçek proleter devrimler katına yükselterek pek çok önemli noktada Troçki’nin gerisine düştüler. Yıllar içinde daha da derinleşip ciddi hale gelen bu tür savrulmalar, teorik alanda işlenen ve mazur görülebilir hataların ürünü değildi. Bunlar, varolan olumsuz dünya koşullarına siyaseten çıkarcı biçimde uyum sağlamak üzere teorinin bilerek ve isteyerek feda edilmesiydi. IV. Enternasyonal Birleşik Sekreteryasının ve ondan kopsalar bile hemen hemen aynı yoldan yürümeye devam eden Troçkist çevrelerin siyasi tutumlarına damgasını basan sakatlıkların kaynağını bu şekilde açıklamak mümkündür.

Troçkist çevreler arasında yaygın biçimde gözlemlenen savrulmaların yalnızca siyasal alanla sınırlı kalmadığı ve örgütsel sorunlardaki yaklaşımlara da Menşevik bakış açısının egemen olduğu açıktır. Antrizm taktiği örneğinde açıkça görüleceği üzere, Troçki’nin kimi yanlış örgütsel taktiklerinin Mandel ve benzeri takipçileri tarafından artık tamamen Bolşevizm dışına taşacak biçimde olgunlaştırılıp ayrı bir örgüt stratejisi düzeyinde biçimlendirildiğini söylemeliyiz. İngiliz İşçi Partisi ve benzeri sosyal-demokrat partilere fazladan önem verme gibi eğilimler, yanı sıra antrizm taktiği adına bu tür partilere adaptasyon, bu bağlamda en çok bilinen örnekler olarak sıralanabilir.

Sonuçta özetle vurgulayacak olursak, Troçki’nin sahip çıkmaya çalıştığı Leninist-Bolşevik gelenekle onun epigonlarının sürdürdüğü Troçkizm arasındaki açı kabul edilemez ve de edilmemesi gereken düzeydedir. Bu gerçeklik, Stalinizmden kopan devrimcilerin neden aynı zamanda Troçkizmin yanlışlarına da prim vermemek zorunda olduklarını açıklar. Evet, devrimci işçi mücadelesini güçlü kılabilmek için Stalinizmden devrimci Marksizm temelinde kopuş şarttır. Fakat Troçkizmin hatalarını görmezden gelip, bu sıfatı bir etiket gibi kuşanmanın da devrimci Marksist kabul edilmek için yeterli olamayacağı aynı kuvvetle sabittir.

Tam da bu noktada değerlendirmemizi somut bir örnek üzerinden sürdürmek ufuk açıcı olacak. Örnek olarak daha önce bazı yaklaşımları Marksist Tutum sayfalarında eleştirilen bir Troçkist çevreyi, IMT (International Marxist Tendency – Uluslararası Marksist Eğilim) çevresini ele alabiliriz. IMT, bir zamanlar, Troçki sonrası IV. Enternasyonale yönelik olarak Troçkizmin kimi hatalı yönlerine karşı olumlu görünen bazı eleştirilerde bulunmuştu. Ne var ki son yıllarda IMT çevresinin sergilediği siyasal tutum ve yaklaşımlar, daha önceleri verilen olumlu izlenimlerin tersi yönünde hareket edildiğini ortaya koymaktadır. Özellikle de Ted Grant’ın önce ileri yaşı nedeniyle siyasi yaşamdaki rolünü yitirmesi ve daha sonra da ölümüyle birlikte IMT içindeki Menşevik yaklaşımlar büsbütün kabak çiçeği gibi açılıp serpilmiştir. Bu olumsuz gidişatın çarpıcı bir örneği olan Venezuela sorununda IMT’nin Chavez’e şakşakçı yaklaşımının, nicedir Marksist Tutum sayfalarında eleştirildiği hatırlanacaktır.

Ama oportünizm genelde bir hata sorunu değildir ve IMT’nin tutumunda açıkça sergilendiği üzere oportünizmin durduğu yerde durması mümkün olamaz. Nitekim IMT de Chavez konusundaki yaklaşımları nedeniyle açıkça eleştirilmiş olmasına karşın, oportünizm ve Menşevizm yolunda büyük adımlarla yürümeyi sürdürmüştür. Atlanmaması gereken bir başka önemli nokta daha var. Oportünizm yolunu tutanlar, eleştiriler karşısında başları sıkıştığında sağ ve sol manevralar yapmaya her zaman büyük önem verirler. O nedenle oportünist ve Menşevik tutumlara daima reel-politikerlik eşlik eder. Ve bir reel-politikere ilkeler değil şu düstur yol gösterir: “Dün dündür, bugün bugün!”

IMT ve benzeri çevrelere de bu gibi düsturların yol gösterdiği son derece açıktır. Örnekse, Chavez’in son referandum yenilgisinin ardından ibrenin tersine dönebileceği endişesiyle satır aralarına gerektiğinde zevahiri kurtaracak “devrimci” balans ayarları serpiştirilmiştir. O nedenle oportünist siyasi yaklaşımlar söz konusu olduğunda uyanıklığı elden bırakmamakta ve bu tür “balans ayarları”na aldanıp kanmamakta büyük yarar vardır. Hiçbir özeleştiri yapmaksızın değişen duruma göre uyanıkça yeni tutumlar belirlemek, günlük olaylardaki iniş çıkışlara adapte olmak ve küçük siyasi kazanç beklentileriyle işçi sınıfının temel çıkarlarını unutmak tüm oportünistlerin, tüm reel-politikerlerin, tüm Menşeviklerin ortak özelliğidir.

IMT çevresinden A. Woods’un yazılarında örneklendiği üzere, Chavez’in yükselişinin prim yaptığı günlerde devrimci eleştirilere kulaklarını tıkayanların, şimdi günü kurtarmak üzere “Venezuela devrimi tehlikede” benzeri şeyler yazmaları hiç de inandırıcı değildir. Kaldı ki sorun Venezuela ve Chavez örneğiyle de sınırlı kalmamakta ve çalkantılı dünya koşullarının doğurduğu her bir yeni olay oportünizmin yüzünü bir kez daha göstermesine vesile olmaktadır. Son dönemde Benazir Butto suikastı dolayısıyla Pakistan’da gelişen durum ve Butto üzerine IMT çevresinin yaptığı değerlendirmeler, Menşevik ve oportünist yaklaşımlar konusunda bir kez daha ibret verici örnekler sergiliyor.

Şimdi de Pakistan mı?

Türkiye’de bir zamanlar kendini sol gösteren ve “toprak işleyenin, su kullananındır” gibi sloganlar eşliğinde işçi-emekçi kitlelerin sosyalizm yönündeki beklentilerini istismar eden CHP ve lideri “Karaoğlan Ecevit” hatırlanacaktır. Bazı farklılıklar olsa bile bu örnek yine de PPP (Pakistan Halk Partisi) ve onun lideri Benazir Butto’nun kitlelerde yarattığı yanılsamalar hakkında kabaca bir fikir verir. Bu gibi örnekler karşısında devrimci Marksistlerin en temel görevinin ne olması gerektiği bellidir. Temel görev, sol parti izlenimleri vererek veya düzen değişikliği beklentileri yaratarak kitleleri aldatmayı başaran burjuva partiler ve liderler konusunda işçileri-emekçileri sabırla aydınlatmayı sürdürmektir. IMT’nin Venezuela örneği ile başlayıp Pakistan örneği ile pekişen Menşevik tutumu ise bunun tam tersini ortaya koyuyor.

Benazir Butto’nun Pakistan’a dönmesinin hemen ardından Adam Pal imzasıyla yayınlanan 19 Ekim 2007 tarihli bir yazıda şöyle deniyor: “Kitleler kendi partilerinin –Pakistan’ın mazlum, ezilen, sindirilen, sömürülen milyonlarca emekçisinin partisi– liderini karşılamak için sokaklara döküldüler.” (In Defence of Marxism – IDOM) Kitle bilincindeki çarpılmalara karşı mücadele edecek yerde, PPP’yi kitlelere bir kez daha “kendi partileri”, “sömürülen milyonlarca emekçinin partisi” diye sunan bu anlayışın kitleleri baştanbaşa bir yanılsamalar okyanusuna sürükleyeceği açık değil midir? Fakat verdiğimiz örnekte, kendini mevcut yanılsamalara adapte etmekten siyasal çıkar uman bir zihniyet o kadar egemendir ki, aynı yazı şu sözlerle devam etmektedir: “Binlerce insan Butto’nun konuşma yapmasının beklendiği kürsünün önüne yığılmıştı. Kürsüye kalın harflerle ‘Ya Sosyalizm Ya Ölüm’ ve ‘Buttoizm Sosyalizmdir’ diye yazan pankartlar asılmıştı.”

IMT’nin “Chavez sosyalizmi”nin ardından şimdi de “Butto sosyalizmi”ni parlatıp yutturmaya hazırlandığının tüm sinyalleri ortadadır. Nitekim Benazir’in bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından kaleme aldığı bir yazıda A. Woods, PPP’nin bir sosyalist parti olduğuna inanmamız için bakın nasıl dil dökmektedir: “PPP’nin kuruluş programında toplumun sosyalist dönüşümü hedefi yazılıdır. Bu program toprağın, bankaların ve sanayinin işçi denetimi altında devletleştirilmesini, sürekli ordunun bir işçi ve köylü milisiyle değiştirilmesini içermektedir. Bu fikirler doğru ve hâlâ ilk yazıldığı günlerdeki kadar geçerlidir.” Woods’un satırları şu sözlerle devam etmektedir: “Bazı sözde ‘solcular’ şöyle diyeceklerdir: Ama Butto’nun programı bir çıkış yolu sunamazdı. PPP içindeki Marksistler sosyalizm programı için –PPP’nin ilk programı için– savaşım veriyorlar.” (A. Woods, IDOM, 27 Aralık 2007)

PPP gibi burjuva partiler içinde çalışmak söz konusu olduğunda, neticede kimin kimi kullandığı ya da kullanacağı, temel sorunu oluşturur. Bir hususun yanlış anlaşılmaması için daha baştan belirtelim. İşçi-emekçi kitleleri kucaklayan çeşitli kitle örgütlerinde, Marksistlerin tabanı kendi görüşlerine kazanmak üzere sabırla çalışmak istemelerinde yanlış bir taraf yoktur. Fakat PPP herhangi bir kitle örgütü değil, işçi-emekçi yığınların daha adil bir düzen beklentisiyle peşine takıldıkları bir burjuva partisidir. Böyle bir partinin tabanında işçi ve emekçileri kazanmak üzere devrimci tarzda çalışmak misliyle dikkatli olmayı gerektirir. Kural, işçi sınıfının bağımsız devrimci örgütlülüğünü oluşturma hedefinden asla sapmaksızın ve tersine böyle bir örgütlülüğü güçlendirmek koşuluyla ve bayrakları karıştırmadan çalışmayı sürdürmektir. Bunun ötesinde, diyelim en ilerisinden bile olsa bir burjuva partisinin kitlelere sosyalist diye yutturulmaya çalışılması kabul edilemez. Ve de tuhaf bir antrizm taktiği adına burjuva işçi partilerinin kitleselliğine bir şemsiye gibi sığınılması, temel devrimci kuralların açıkça çiğnenmesi demektir.

Devrimci rengini yitirerek kitleselleşmek marifet değildir, hüner devrimci rengini koruyabilen ve bu niteliğiyle işçi-emekçi kitle hareketine öncülük edebilen bir örgütlenme yaratabilmektedir. Bu bakımdan Leninist parti anlayışına yaklaşım, Marksizm iddiasındaki çeşitli siyasal çevrelerin gerçek karakterini ele verecek bir turnusol kâğıdı işlevi görür. Dünden bugüne çeşitli ülkelerde ve bu arada özellikle de Batılı Marksistler arasında Leninist parti anlayışına açıkça karşı çıkmak ise bir hayli revaçtadır. Bir de bu anlayışı savunur gözükerek onun temel özelliklerini reddeden, içini boşaltan ve dolayısıyla severmiş gibi yaparken öldüren oportünizm türü vardır. Ve bu noktada unutmamak gerekir ki, ince oportünizm her zaman daha tehlikeli bir eğilime işaret eder. Troçkist saflarda görülen ve son tahlilde Leninist parti anlayışının inkârı anlamına gelecek bir antrizm taktiği savunuculuğu ister istemez akla bu hususları getirmektedir.

IMT’nin PPP örneğinde uyguladığı antrizm taktiği, bir burjuva partisine ve onun liderine fazladan “devrimci” sıfatlar yakıştırması, üzerinden atlanabilecek ya da onaylanabilecek tutumlar olamaz. Tersine, IMT’nin büyük hatası işte bu gibi noktalarda aranmalıdır. Kaldı ki IDOM’da çıkan yazılar, sorunun bir iki hatalı saptama noktasında kalmadığını, örneklediğimiz yaklaşımların bir siyasal eğilim olduğunu ve ne yazık ki sürekli arkasının da geldiğini kanıtlıyor. Nitekim IMT’nin Pakistan seksiyonunun 31 Aralık 2007 tarihinde halka hitaben dağıttığı ve IDOM’da da yer alan bir bildiri, “Benazir’in kanı sizin kanınızdır” sözleriyle başlıyor. Evet, Benazir suikastının kitlesel eylemlerle protesto edilmesi devrimci bir görev olabilir. Ama bu görevi sürdürürken bayrakların ve bayraklara rengini veren kanların karıştırılmaması temel bir ilke değil midir? Fakat IMT’nin bu temel ilkeyi çiğneyip geçtiği o kadar açık hale gelmiştir ki, yine Adam Pal’in bir yazısından (9 Ocak 2008, IDOM), IMT takipçisi Pakistanlı Marksistlerin “Benazir senin kanından devrim gelecek” gibi sloganlar haykırarak siyaset yapmayı sürdürdüklerini öğreniriz.

Şimdilik daha fazla uzatmayalım. Örnekler çarpıcıdır ve dün “Venezuela devrimi” bahanesiyle Bolivarcı harekete uyarlanan IMT’nin şimdi de “Pakistan devrimi” adına PPP’ye daha büyük bir şevkle uyarlanmaya hazırlandığı açıktır. Ayrıca tıpkı Venezuela örneğinde olduğu gibi şimdi de Pakistan örneğinde, oportünizmin satır aralarına serpiştirilen kimi devrimci sözlerle gizlenmek istenmesi kimseyi yanıltmamalıdır. Öte yandan unutulmamalı ki, politikada kurnazlık yapmak her zaman tehlikelidir. Üstelik devrimci durumların patlak verdiği dönemlerde kaş yapayım derken göz çıkarmanız, kitlelerin peşinden sürüklendiği burjuva liderlere destek çıkmaktan siyasal başarı umarken kitleleri daha da derin yanılsamalara sürüklemeniz kuvvetle muhtemeldir. Hangi niyet ve gerekçelerle başvurulursa başvurulsun, bu tür çıkarcı politikalar eninde sonunda burjuvaziyle işbirliği anlamına gelir ve zaten sınıflar arasında işbirliği fikri de oportünizmin temel özelliğidir.

Artık sonuç niyetine vurgulayabiliriz. Troçkist hareket içinde de gözlemlenen Menşevik eğilim, günümüzde devrimci işçi hareketinin yakıcı sorunlarının Stalinizm mi-Troçkizm mi ikilemine hapsedilerek çözümlenemeyeceğini gözler önüne seriyor. Bu durumun kaçınılmaz bir uzantısı olarak, işçi sınıfının enternasyonal mücadele alanında da sorunların basit bir çözümünün olmadığı ve olamayacağı son derece aşikâr. Yaşamın somutlukları, devrimci Marksizme sadakatle bağlı olan hiçbir siyasal çevreye, diyelim IV. Enternasyonal geleneğinin kabulüyle işin içinden sıyrılmak gibi kolay çözüm yolları sunmuyor. Günümüz koşullarında şurası çok açık bir gerçek ki, asıl olan şu ya da bu şekilde enternasyonalciliği “ilan etme” sorunu değildir. Gerçek enternasyonalistler, önlerine çıkan engellere aldırmadan en güç zamanlarda bile işçi sınıfının enternasyonal örgütlülüğüne ve mücadelesine sağlam temellerde yol aldırabilme azmini gösterebilenlerdir. Bu durum önümüze, ulusal düzeyde olduğu kadar enternasyonal düzeyde de reformizm, oportünizm, Menşevizm gibi eğilimlerle mücadele görevini koyuyor.