Emperyalist Savaş ve Marksist Tutum
Özgür Doğan
Savaş, en özlü anlatımla, siyasetin başka araçlarla yani silahlar aracılığıyla sürdürülmesidir. Sınıflı toplumlar tarihinin her döneminde, egemen sınıflar, kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere sayısız savaşların başlatıcısı oldular. Ve istisnasız her birinde bu savaşların gerçek amaçlarını, savaş alanına sürdükleri insanlardan sakladılar. Kimi zaman “Tanrı kelâmını gavurlara da benimsetecek kutsal bir cihat” olarak, kimi zaman “barbar halkları uygarlaştıracak erdemli bir insani girişim” olarak, kimi zaman “tehlike altındaki vatanın düşmanlardan kurtarılması” olarak sunulan yüzlerce savaşa tanık ve dahil oldu insanoğlu. Ama her birinde savaş genellikle savaşa sürülenlerin haberdar olmadığı belli amaçlara ulaşmak üzere şiddetin kullanıldığı bir araç olageldi. Bu durumda savaşları anlamak ve savaşa karşı doğru bir sınıfsal tutum alabilmek için, aracın kendisine değil amaca bakmak zorundayız. Diğer bir deyişle, işçi sınıfının bakması gereken nokta, savaşın hangi siyasi, iktisadi, askeri, stratejik hedefler ve amaçlar uğruna verildiği, yani hangi siyasetin doğrudan bir sonucu ve devamı olduğu noktasıdır.
Peki kapitalist toplumda savaştan önce hangi siyaset izlenir? “Hangi siyaset” sorusu, sınıflı toplumlarda, “hangi sınıfın siyaseti” sorusuyla birlikte düşünülmediği sürece gerçekler açığa çıkartılamaz. Çünkü toplum, hele ki kapitalist toplum, bir çırpıda tüm gerçeklerin önümüze serildiği basit ve tek değişkenli bir denkleme indirgenemez. Gerçekler bilinçli olarak egemen sınıf tarafından çarpıtılır. Bu nedenle pek çok durumda silahlı bir çatışmaya yol açabilecek ivedi ekonomik çıkarların neler olduğunu ayırt etmek o kadar kolay olmaz. Ama sınıflı bir toplumda, barış zamanında olduğu kadar savaş zamanında da her türlü anlaşmazlığın temelinde sınıfsal çıkarlar yatar.
Kapitalist toplumda egemen olan sınıf burjuvazi olduğuna göre, izlenen siyaset de gerek barış dönemlerinde gerekse de savaş dönemlerinde burjuvazinin sınıfsal çıkarlarına hizmet eden bir siyasettir. I. Dünya Savaşı sırasında savaşa karşı doğru bir sınıfsal tutum alabilmiş ender işçi önderlerinden biri olan Lenin, “savaş korkunçtur” diyen birine, “doğru, savaş korkunç kârlar demektir” şeklinde karşılık vermişti. Barış dönemlerinde işçi sınıfının sırtından mümkün olduğunca fazla kâr etmenin peşinden koşan ve tüm iç siyaseti bu “kutsal” amaca göre belirlenen burjuvazi, savaşa da aynı “kutsal” amaçlarla başvurur. Dahası tıpkı Lenin’in alaycı bir biçimde belirttiği gibi savaş, başlı başına muazzam bir kâr kaynağıdır. En başta silah ve petrol tekelleri olmak üzere, üretimin birbirine bağlı halkaları içerisinde faaliyet gösteren çeşitli kapitalist işletmeler, savaştan ve onun ekonomide yarattığı canlanmadan muazzam kârlar elde ederler.
Savaşı küçük-burjuva bir mantıkla değerlendirenlere, en başta da sosyal-demokratlara göre, savaş harcamaları koca bir israftan başka bir şey değildir ve savaşlar olmasaydı insanlar ne bu denli sefalet içinde olurdu ne de ekonomik krizler yaşanırdı. Örneğin, Kürt halkına karşı yürütülen savaş boyunca sosyal-demokratlardan ve küçük-burjuva aydınlardan bu palavrayı dinleyip durduk. Bu ahlâkçı yaklaşım aslında kapitalist sömürünün üstünü örtme gayretinden başka bir şey değildir. Çünkü modern çağda savaş muazzam bir tüketimdir. Ama tüketim demek üretim demektir. Sıkılan her bir kurşun, ateşlenen her bir top, fırlatılan her bir füze, imha olan her bir zırhlı araç, yıkılan her bir bina, kapitalistlerin gözünde, yerine tekrar konulması gereken bir metadan başka bir şey değildir. Tüketilmek üzere ve tüketildikleri sürece kâr etme gayesiyle üretilirler. Dolayısıyla kapitalist ekonomi açısından savaş harcamalarının, kârlı görülen bir başka alana yapılan yatırım harcamalarından hiçbir farkı yoktur. Savaşlar burjuvazi açısından, hele de zafer kazanmış burjuva kesim açısından tam bir yağlı kazanç kaynağı demekken, işçi sınıfı açısından yıkım, ölüm ve artan sefalet demektir. İşçi sınıfı yalnızca elde silah cephelerde ölümle boğuşmakla kalmaz, aynı zamanda cephe gerisinde de kendi kapitalistlerinin savaşı kazanması için gerekli fedakârlıkları yapmak zorunda bırakılır: Ücretler düşer, çalışma saatleri artar, çalışma temposu yükselir, sosyal haklar askıya alınır, sendikalar eğer kapatılmamışsa hepten işlevsizleştirilir, grevler yasaklanır ... kârlar artar.
Savaş nasıl politikanın başka araçlarla sürdürülmesi demekse, dış politika da aynı şekilde iç politikanın devamı demektir. Burjuvazinin iç politikası işçi sınıfından mümkün olan en büyük artı-değerin elde edilmesine dayanır. Demek ki onun dış politikasının temeli de, dünya çapında aynı artı-değer sömürüsünden daha fazla pay alma amacını güder. Dev kapitalist tekeller arasında yürüyen amansız rekabet, normal dönemlerde barışçıl yollardan yani iktisadi araçlarla, siyasi manevralarla ve kapalı kapılar ardında yürütülen diplomasiyle çözüme bağlanır. Ama işlerin artık bir düğüm noktasına ulaştığı bir an çıkagelir. Çeşitli kapitalist tekellerin ve onların temsilcisi durumundaki ulus-devletlerin sahip oldukları askeri, siyasi ve en önemlisi iktisadi güç oranları değişir ve bu yeni durum, dünya çapında verili eski güç dengeleriyle artık bağdaşmaz hale gelir. Kapitalist dünyada hakim olan uluslararası siyasal statüko çatlamaya başlar, dengeler yerini dengesizliğe bırakırken, barışçıl yollar da yerini savaşlara terk eder. Kapitalistler açısından savaş, rekabette kimin üstün çıkacağını, yeni dünya düzeninde kimin belirleyici olacağını tayin eden nihai boy ölçüşmedir, şüphesiz bir sonraki düğüm noktasına ulaşıncaya dek. Dolayısıyla emperyalist savaşlar, iktisadi kaynakları, hammaddeleri ve pazarları ele geçirmek, yeni nüfuz alanları oluşturmak ve varolanları pekiştirmek için yapılır. İşte burjuvazinin sürdürdüğü ve kapitalizm yıkılmadığı sürece sürdürmek zorunda olduğu politika da budur.
20. yüzyıl tam da bu temelde iki büyük dünya savaşına tanık oldu. Gerçekten de I. Dünya Savaşı, temelde, zayıflayan ama dünya hâkimiyeti devam eden İngiliz emperyalizmi ile muazzam bir atılım yapan ama sömürgelerden ve sömürge imparatorluğu olmanın ayrıcalıklarından yoksun olan Almanya arasındaki çekişmeden kaynaklanmıştı. Dünya bir önceki dönemde (19. yüzyılın son çeyreği) toprak bakımından çoktan paylaşılmıştı. Kendine bu dünyada belirleyici bir yer edinmek isteyen Almanya, ekonomik büyümesini sürdürmek için İngiliz emperyalizmini geriletmek zorundaydı. Aksi takdirde muazzam bir iktisadi kriz içine sürüklenmek tehlikesiyle yüz yüzeydi. Ve burjuva ideologlarının, gazetecilerinin ve siyasetçilerinin sonsuz barış hayalleri pompaladıkları bir sırada, I. Dünya Savaşı patlak verdi. 10 milyondan fazla insan ölüm tarlalarında can verdi. Avrupa, uygarlığın hepten yok oluşuyla karşı karşıya kaldı. Almanya yenildi ve büyük bir iktisadi ve askeri baskı altına alındı. 1920’lerin dünyasında bunun anlamı, I. Dünya Savaşına yol açan sorunların çözülmeksizin kalmasıydı. Ve yeni bir paylaşım savaşı kaçınılmazdı. 1920’lerin sonlarında Almanya’da ve 1929’da ABD’de patlak veren muazzam iktisadi kriz kısa sürede tüm Avrupa’ya da yayılarak bir dünya krizi haline geldi. Kapitalistler için krizden bir çıkış yolu vardı, o da yeni bir savaştan başka bir şey değildi. Ve böylece kapitalizm ve onun kaçınılmaz krizleri, tüm insanlığı bir kez daha büyük bir emperyalist savaşın içine yuvarladı. II. Dünya Savaşı, yepyeni bir güçler dengesi kurduğu gibi 1930’lu yılların iktisadi krizinin aşılmasının da temel kaldıracı oldu, şüphesiz bu savaşta hayatını kaybeden 55 milyon insan pahasına.
İnsanlık 20. yüzyılda böylesi iki büyük dünya savaşının yanı sıra, başını doğrudan büyük emperyalist devletlerin çektiği ve kendi emperyalist çıkarları için küçük devletleri birbiriyle çatıştırdığı nice bölgesel emperyalist savaşa tanık oldu. Ama bu savaşlar yalnızca çalışan emekçi kitlelerin büyük acılar çekmesine yol açmakla kalmamış, beraberinde kaçınılmaz olarak kimi iktisadi, siyasi ve toplumsal değişimleri de getirmiştir.
Lenin, emperyalizmi kapitalizmin en son aşaması olarak tanımlarken, insanlığın emperyalizmle birlikte bir savaşlar ve devrimler çağına girdiğine işaret ediyordu. İki büyük dünya savaşı şu gerçeğin altını bir kez daha çizdi: Savaşlar devrimlerin dölyatağıdır. I. Dünya Savaşı, tüm Avrupa’da devrimci duyguları fırtınaya dönüştürdü. Bu öyle bir fırtınaydı ki, hiçbir burjuva rejim bundan kendisini tümüyle kurtaramadı. I. Dünya Savaşı, Avrupa’da en başta Hohenzollern, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı hanedanlıkları olmak üzere birçok monarşinin yıkılmasına yol açtı. Bazıları bununla bile kurtulamadılar. 1917 Şubatında patlak veren Rus devrimi, 1917 Ekim ayında proletaryanın zaferiyle taçlandı. Değişen yalnızca siyasal rejim değildi, mülk sahibi tüm sınıfların dünya sahnesinden silinmesinin ilk kıvılcımı olarak Rusya’da işçi sınıfı ve onun yoksul müttefikleri mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye girişmişlerdi. Benzer olguları II. Dünya Savaşı sonrasında da görmek mümkündür. Japon İmparatorluğu ABD’nin desteğiyle zar zor ayakta kalırken, yine de burjuva demokrasisine geçmek zorunda kaldı. Dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’de büyük bir devrim patlak verdi ve Çin halkı emperyalizmin bir yarı-sömürgesi olmaktan kurtuldu. Hindistan ise Britanya’nın “akılcı” politikası sayesinde son anda devrim yolundan geri çevrildi ama yine de bağımsızlığını kazandı. Tüm Avrupa’da büyük devrimci yükselişler yaşandı, ama bu yükselişlerin önüne geçen bu kez Stalinizm idi. Eğer Stalinist bürokrasinin ihaneti olmasaydı, bugün bambaşka bir dünyada çok daha farklı şeylerin mücadelesini veriyor olacağımız çok açıktır. Ama şunu da unutmamak gerekir ki, yenilen her devrimci yükseliş, yerini eskinin restore edilmesine değil, burjuvazinin muazzam bir karşı-saldırısına, bir karşı-devrime bırakır. I. Dünya Savaşının ardından Almanya ve İtalya’da proletaryanın iktidarı alamaması, daha önceki devrimci yükselişlere bir tepki olarak Mussolini ve Hitler’in faşist diktatörlüklerine yol açarak, II. Dünya Savaşını kaçınılmaz kıldı.
20. yüzyılda insanlık yalnızca emperyalist savaşları görmedi kuşkusuz. Yanı sıra büyük emperyalist devletlerin birer sömürgesi ya da yarı-sömürgesi durumundaki nice ulusun verdiği ulusal kurtuluş savaşlarına da şahit oldu. Siyasal bağımsızlıktan yoksun ezilen ulusların verdiği bu savaşımlar şüphesiz özü itibarıyla apayrı bir kategoridedir. Ve dünya işçi sınıfının bu tip savaşlara karşı çıkmak şöyle dursun, bu savaşlarda ezilen ulusların devrimci mücadelesinin yanında olmak gibi bir görevi vardır. Tam da bu noktada, Marksistlerle pasifistler arasındaki ayrım ortaya çıkar. Pasifistler, ya da daha Türkçesiyle barışseverler her türlü savaşa karşıdırlar. Oysa Marksistler savaşlara sınıf perspektifinden bakarlar, haklı ve haksız savaşları birbirinden ayırt ederler.
Pasifistlerin unuttuğu gerçek, sınıflı bir toplumda yaşadığımızdır. Bu gerçekte öyle bir toplumdur ki, bağrında derin bir sınıfsal bölünmeyi taşır. Böyle bir toplumda farklı ve dahası birbirine karşıt çıkarları olan sınıflar arasında bir mücadele kaçınılmazdır. Bu mücadelenin kendisi düpedüz bir savaştır, sınıf savaşıdır. Küçük-burjuva reformistleri ve pasifistler bu gerçeğin üzerini örtmeye ne kadar çalışırsa çalışsınlar, aslında proletaryanın devrimci öncüleri ve elbette ki burjuvazi bunun pekâlâ bir savaş olduğunun farkındadır. Bu nedenle her türlü savaşa karşı çıkmak demek, proletaryanın son derece haklı olan, kapitalist düzene karşı savaş hakkına da karşı çıkmak demektir. Ve böylece pasifistler, proletaryaya, sermaye düzeninin ona dayattığı koşulları kabul etmekten başka hiçbir çıkar yol sunmayarak, aslında burjuvazinin çıkarlarının temsilcisi olduklarını açığa vururlar. Proletaryanın genel çıkarlarını savunmak üzere kolektif bir tarzda giriştiği en küçüğünden en kapsamlısına her eylem, bu sınıf savaşının bir parçasıdır. Demek ki, kapitalist toplumun temel iki sınıfı olan burjuvazi ile proletarya arasında zaten her gün, şurada burada patlak veren bir mücadele, yani soğuk bir “iç savaş” yaşanmaktadır.
Kapitalizm varolmaya devam ettiği sürece çeşitli burjuva kesimleri ve grupları arasında kıyasıya rekabetin, sıcak çatışmalarla, yani emperyalist paylaşım savaşlarıyla sonuçlanması kaçınılmazdır. Bir başka deyişle, derin iktisadi krizler nasıl kapitalizmin içsel işleyişinden kaynaklanıyorsa ve kapitalizmi krizlerin patlak vermesinden kurtarmak mümkün değilse, emperyalist savaşlar da doğrudan kapitalizmin iktisadi krizlerinden ve yeniden-paylaşım kavgasından türerler. İşte bu yüzden savaşsız bir kapitalizm düşünülemez. Dolayısıyla işçi sınıfı emperyalist savaşların kurbanı olmak istemiyorsa yalnızca emperyalist savaşları başlatan, körükleyen, destekleyen, sevk ve idare eden burjuva hükümetlere değil, bir bütün olarak kapitalist sisteme son vermek zorundadır. O halde emperyalist savaşları engellemenin tek mümkün yolu burjuvazinin egemenliğine son verecek bir proleter devrimdir. İşte bundan ötürü, emperyalist bir savaşa ilişkin olarak, burjuvazinin iktidarını devirme perspektifinden yoksun bir “barış” sloganı, işçi sınıfının sloganı olamaz. Marksistler işçi sınıfına silahlardan arınmasını ve barış güvercinleri uçurmasını değil, o silahları gerçek düşmanına yöneltmesini söyleyerek şu çağrıda bulunurlar: Sınıf kardeşlerini boğazlamayı reddet, gerçek düşmanın içeridedir, kendi burjuvazindir!
İşçi sınıfı bu perspektifle emperyalist burjuvaziyi alaşağı etmedikçe, emperyalist büyük güçler açısından gerçek bir yenilgi söz konusu olamaz. Emperyalist bir savaşta taraflardan biri yenilse bile bu, onun egemen sınıf olma konumunun sona ereceği anlamına ya da o ülkenin emperyalist bir güç olmaktan çıkacağı anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı, I. Dünya Savaşının mağlup devletleri, II. Dünya Savaşında da sahnede baş aktörler olarak boy göstermezlerdi. 20. yüzyılda yaşanan iki büyük emperyalist savaşın ve nice küçük çaplı savaş ve çatışmaların baş aktörleri neredeyse eksiksiz bir biçimde bugünkü kurtlar sofrasında da yerlerini almış olmazlardı. Burjuvazinin gerçek yenilgisi, onun herhangi bir savaşta alacağı askeri bir yenilgi değil, kendi toprakları üzerinde tadacağı sınıfsal bir yenilgi olabilir ancak. Bu yenilgiyi burjuvazi açısından kalıcı hale getirmek; burjuvaziyi yeni katliamlara girişmekten alıkoymanın tek yolu olarak onun sınıfsal iktidarını devirmek ve yerine işçi sınıfının iktidarını geçirmek. İşte proletaryanın tarihsel görevi budur.
Emperyalist savaşı iç savaşa çevirerek, burjuvazinin iktidarını devirme perspektifi en kapsamlı biçimde Lenin tarafından I. Dünya Savaşının başından itibaren ortaya konulduğunda, işçi sınıfının tüm sahte dostları, bu perspektifi hayalci, ütopyacı olarak damgaladılar. Reformistlere ve sosyal-şovenlere göre Lenin’in bu perspektifi, barış için mücadele etmekten kaçmak üzere ileri sürülmüş devrimci bir lafazanlık idi. Ama Lenin ve onun önderliğindeki Bolşevikler, hiç de lafazan ve hayalci olmadıklarını 1917 Ekiminde kanıtladılar. Rus halkı, barışa ne burjuva liberallerle, ne de sosyal-demokratlarla kavuşabildi. Rus emekçilerine barışı getiren, burjuvazinin siyasal saltanatının yıkıldığı Ekim Devrimi idi.
* * *
Emperyalist dünya sistemi, doğumundan bugüne dek insanlığı gerek genel gerekse yerel yüzlerce savaşla karşı karşıya bıraktı. Ve işçi sınıfının öncü kesiminin bilmesi gereken en temel gerçek şu ki, kapitalist sistem yerle bir edilinceye dek, insanlık barış yüzü göremeyecek. Dün olduğu gibi bugün de barış sorunu proleter devrim sorunudur. Burjuvazinin barıştan anladığı kendi zaferidir. Proletaryanın barıştan anladığı da bundan başkası olamaz. İşçi sınıfı, burjuvazinin iktidarını bir devrimle yıkıp yerine kendi dünya federasyonunu geçirmediği sürece kalıcı barış hem işçi sınıfı açısından hem de tüm insanlık açısından bir hayal olarak kalacaktır.
İşçi sınıfının önünde, savaştan proleter dünya devrimi için yararlanmaktan, emperyalist savaşı iç savaşa çevirerek, silahları içerideki düşmanına yöneltmekten başka bir seçenek yoktur. Ama yine şurası da çok açık ki, proletarya bu görevi kendiliğinden ve örgütsüz olarak başaramaz. Ona tüm dünya çapında önderlik edecek güçlü bir Enternasyonal olmadığı sürece, çıkması çok muhtemel bir emperyalist paylaşım savaşını engelleyecek bir devrimin zafere ulaştırılması ya da emperyalist bir savaşın iç savaşa çevrilmesi mümkün değildir. Her zaman dediğimiz gibi işçi sınıfı ya örgütlüdür ve her şeydir ya da örgütsüzdür ve hiçbir şey. Görevimiz dün olduğu gibi bugün de tüm güçlerimizi işçi sınıfının uluslararası örgütlülüğünü geliştirme doğrultusunda seferber etmek, savaşın getireceği siyasal ve toplumsal koşullardan bu doğrultuda yararlanmak ve işçi sınıfının öncü kesimini bu temelde harekete geçirmektir.
www.marksist.com sitesinden kısaltılarak alınmıştır
