Dünya Kupası Gölgesindeki Sınıf Çelişkileri

Ankara Üniversitesinden bir öğrenci

Dört yılda bir düzenlenen FIFA Dünya Kupasının ilki, 1930 yılında, Büyük Buhran zamanında, Uruguay’da, 13 ülkenin katılımıyla gerçekleşti. Bu büyük organizasyonun o zamanlarda olması tabii ki tesadüf değildi. Kitlelerin artan hoşnutsuzluğu ve “neden” sorularının artması egemen sınıfları böyle bir afyon organizasyonuna yöneltti. Yıllar geçtikçe Dünya Kupası kitleler için bir afyon olmasının yanı sıra egemen sınıf açısından da büyük gelir kapısı olmuştu. Dünya Kupası 1934-46 yılları arasında 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı nedeniyle yapılamadı. 1950’den günümüze ise kesintisiz yapıldı. 1978 yılına dek turnuvaya 16 ülke katılırken, 1982’de 24 ülke, 1998-2006 yılları arasında ise 32 ülke katıldı. Son yapılan Güney Afrika’daki Dünya Kupasına ise 75 ülke katıldı ve bunlardan 32’si Afrika’daki finallere gidebildi.

Egemen sınıflar için Dünya Kupası “bir taşla iki kuş vurmak” anlamına geliyor. 2002 yılındaki kupa maçlarını 3 milyar, sadece final maçını ise 1,5 milyar kişi izlemiş. Bu sayılar bile burjuvazinin ideolojik silahlarından biri haline gelen dünya kupasının kitleler üzerindeki etkisini gözler önüne sermektedir. Bir taşla iki kuş demiştim; ikinci kuş işin parasal boyutu. Son dünya kupasının sahibi İspanya, Euro 2008 ve 2010 dünya kupasında oynadığı toplam 13 maçtan tam 73 milyon euro kazanmıştır. Kazanan sadece takımlar değil büyük tekellerdir aynı zamanda. 2010 Dünya Kupasında 32 ülke takımının yanı sıra, 7 büyük tekel de kıran kırana kapıştı. Bu dev tekellerin fabrikalarındaki işçilerin durumu, onların esas yüzlerini tüm çıplaklığıyla gösteriyor aslında. Özellikle Asya’daki fabrikalarındaki çocuk işçileri günde 12-16 saat arasında değişen mesailerle çalışmaya zorlamaları bunun yalnızca bir örneği.

2010 dünya kupasına ev sahipliği yapan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin nüfusu yaklaşık 50 milyon. İşsizlik oranı yüzde 45 ilâ 50 arasında olan Güney Afrika’da nüfusun %47’si günde 1,5 euronun altında bir gelirle “yaşamaya” çalışıyor. Ülkedeki en zengin %10’luk kesim milli gelirin %70’ini alıyor, geriye kalan %90’a ise milli gelirin %30’unu “paylaşmak” kalıyor. Kıtadaki diğer ülkelerde de tablo bundan farklı değil. Örneğin Etiyopya’da kişi başına düşen yıllık milli gelir 177 dolar. Kıtadaki ülkelerin durumların özeti buyken, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin kupa için çalışmalarına bakalım:

Güney Afrika, Dünya Kupası hazırlıklarına 2004 yılında başladı. Turnuva için 2 milyar doları stadyum inşaatına, 1 milyar doları altyapı harcamalarına olmak üzere yaklaşık 3,5 milyar dolarlık bir bütçe ayrıldı. Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcandı ve 42 bin yeni polis alındı. Finans uzmanları Güney Afrika’nın bu harcamalarına karşılık 6 milyar dolar gelir elde edeceğini söylüyorlar. Yukarıdaki istatistiklere bakılacak olursa bu paraların ülkedeki hangi kesimin cebine gideceği sürpriz değil. Stadyum inşaatı sırasında ücret artış talebiyle greve giden 400 işçinin işten atılması, ayrılan bütçenin ve gelecek gelirin kimlere gideceğinin örneklerinden biri yalnızca. Ne var ki, örgütsüz ve burjuva ideolojisi tarafından esir alınan kitleler, bu işçileri desteklemek yerine, stadyum inşaatını geciktirmek, ülke prestijine ve kupaya zarar vermekle suçlayabildiler.

Öte yandan burjuva kalemler kupanın Güney Afrika halkına gelir kapısı olduğundan dem vurdular sürekli olarak. Maçların oynandığı şehirlerde, “görüntü kirliliğini” engellemek için evsiz insanlara ve sokak satıcılarına 1300 dolar para cezası ya da 6 aya kadar hapis cezası verildiğindense hiç mi hiç söz etmediler.

Sporuyla, bilimiyle kapitalist toplumdaki tüm faaliyetlerin, egemen sınıfın elinde işçi sınıfını sömürmek için araç olduklarını her geçen gün daha fazla örneğiyle görüyoruz.

İnsanca yaşam için YAŞASIN İŞÇİ SINIFININ ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ!

Ankara Üniversitesinden bir öğrenci