Dubai’de İnşaat İşçilerinin Grevi Sona Erdi

Berdan Güney

Arap Yarımadasında, Körfeze kıyısı olan Birleşik Arap Emirlikleri’ni oluşturan yedi emirlikten biri olan Dubai’de, Güney Asyalı inşaat işçileri, düşük ücretleri, uzun çalışma saatlerini, kötü çalışma ve barınma koşullarını protesto etmek için 29 Ekimde greve gitmişlerdi. Grevci işçilerin sayısı başlangıçta 4 binken, bu sayı birkaç gün içerisinde yaklaşık 40 bine yükselmişti. Grevin yasak olduğu Dubai’de, hükümetin yasağa karşı gelenleri sınır dışı edeceğini açıklaması ve pek çok işçiyi tutuklatması da işçilerin kararlığını kırmaya yetmedi. 700 dirhem olan maaşlarının 500 dirhem (136 dolar) arttırılmasını, çalışma koşullarının ve barınma olanaklarının iyileştirilmesini talep eden işçiler, yapımı bittiğinde dünyanın en yüksek binası olacak olan Burj Dubai gibi gökdelenlerin inşasında çalışıyorlardı. Grev nedeniyle inşaat sektörü dururken, greve tepki gösteren Birleşik Arap Emirlikleri’nin Çalışma Bakanı Ali bin Abdullah al-Kaabi ise işçileri “uygar olmamakla” ve ulusal güvenliği tehlikeye sokmakla suçlamıştı.

Ancak burjuvazinin tüm baskılarına rağmen, inşaat işçileri kararlılıklarını korudular ve yaklaşık 10 gün süren grev sonucunda hükümeti ve patronları dize getirmeyi başardılar. Çalışma Bakanlığı, İnşaatçılar Birliği ve Dubai polisi ile grevci işçilerin temsilcilerinin katıldığı bir dizi toplantının ardından anlaşmaya varılınca, işçiler 10 Kasımda grevi sona erdirdiler.

Birleşik Arap Emirlikleri’nde çalışan Güney Asyalı göçmen işçilerin sayısı 700 bini buluyor. Ağırlıklı olarak inşaat sektöründe çalışan Güney Asyalı işçilerin büyük çoğunluğu kaçak işçi durumundalar ve dolayısıyla sendikasız ve her türlü iş güvencesinden yoksun olarak çalışıyorlar. Dubai’de çalışan göçmen işçiler arasında Türkiye’den gidenler de var. Türkiye’deki firmalar aracılığıyla Dubai’ye giden bu işçiler de sigortasız çalıştırılıyorlar. Dubai’ye aylık 500-600 dolar ücret karşılığında giden, fakat çalışma koşullarının zorluğuna dayanamayıp bir süre sonra geri dönen işçiler, sigortalarının yapılmamış olduğunu ancak dönüşlerinde öğrenebiliyorlar.

Dubai’nin ihtişamlı görüntüsünün altında petrolün yanı sıra göçmen işçilerin çok düşük ücretlerle çalıştırılarak sömürülmesi yatıyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nin en zengin emirliği olan Dubai’de, petrolün bulunmasından önce de ticaret ve gemi inşaatı merkezi olmasından dolayı gelir düzeyi yüksekti. Bölge, sahip olduğu özellikler nedeniyle daha 16. yüzyılda sömürgeci ülkelerin ilgisini çekti. Portekiz, uzun yıllar boyunca bölgeye nüfuz etmeye çalışmış, Umman Sultanlığının başkenti Maksat’ı zapt ederek bölgeye yerleşmiştir. Portekizlilerden sonra 19. yüzyıl başlarından itibaren İngilizler de bölgeyle ilgilenmeye başladılar. Fakat İngilizler Portekizlilerden daha farklı yöntemlerle nüfuz oluşturmaya çalıştılar. Bölgedeki Arap kabileleriyle ticaret ve saldırmazlık anlaşması imzalanmasıyla başlayan süreç, İngiltere’nin kendisine bağlı Doğu Hindistan Şirketinin bölgedeki çalışmalarına hız vermesiyle devam etti. İngiltere’nin bu şekilde nüfuzunu kurup geliştirmeye çalışması, kapitalizmin sömürgecilikten emperyalizm dönemine geçtiği döneme tekabül etti. Bu dönemde sanayi devrimini çoktan gerçekleştirmiş olan Avrupa’nın gerisinde kalarak zayıflamaya başlayan Osmanlı Devleti, İngilizlerin bölgede güçlenen etkisini kırmak istese de kendi sorunları bu isteğe engel oldu.

1892 yılında sahil boyundaki emirliklerle yapılan anlaşmayla emirlikler, iç işlerinde bağımsız, dış işlerde ve savunma konularında İngiltere’ye bağlı oldular. Bu durum 1947 yılına kadar sürdü. İngiltere, bu tarihte Hint yarımadasından çekilmesine rağmen topraklarında petrol olan emirlikleri elinde tutmaya devam etti. İngilizlerin emirlikler üzerindeki etkisi 1968 yılına kadar varlığını sürdürdü. Bu tarihte bölgedeki emirlikler kendi aralarında bir birlik oluşturmaya karar verdiler.

Topraklarında petrol çıkarılmaya ve işlenmeye başlandığı tarihten itibaren emirliklerin ekonomisi hızla gelişmeye başladı. Ekonomideki hızlı gelişme, nüfusun da büyük oranda artmasına neden oldu. Ülkede yabancı işgücüne duyulan ihtiyaç, işgücü göçünün bu ülkeye akmasına neden oldu. Son 20 yıllık dönemde nüfuz büyük ölçüde arttı. 20. yüzyılın başında 100 bin olan nüfus, 1975’te 656 bine, günümüzde ise 4 milyona ulaşmış durumda. Bu nüfusun yarısını Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’ten gelen göçmenler, %18’ini ise İranlılar oluşturuyor. Ancak 4 milyon kişinin sadece %20’si vatandaşlığa sahip.

Dubai, zenginliğini esas olarak kötü koşullarda ve çok ucuza çalıştırdığı işçilere borçlu. Edindiği zenginliğin karşılığını ise sömürüyü daha da arttırarak veriyor. Hakkını arayan işçiler “uygar olmamak”la suçlanabiliyor. Fakat işçilere karşı uygulanan polis zorbalığı, ağır koşullar altında güvencesiz çalıştırılmaları, gayet “uygar” bir davranış! Zaten bu “uygar”ların diğer “uygar” kardeşleri de, dünyayı kan gölüne çevirenler değil mi?

Dubai’de ve dünyanın birçok ülkesinde köle gibi çalıştırılan işçilerin kurtuluşları, bütün ülkelerin işçilerinin uluslararası düzeyde kapitalizme karşı mücadele bayrağını yükseltmeleriyle mümkün olabilecektir ancak.