Depremin Acı Dersi!

İstanbul’dan Marksist Tutum okuru bir işçi

Gölcük merkezli Marmara depreminin üzerinden 10 yıl geçti. 7,4 büyüklüğündeki deprem büyük can ve mal kaybına neden oldu. Resmi verilere göre depremde 17 bin 480 insan, gerçekte ise 30 bine yakın insan hayatını kaybetti, on binlerce insan yaralandı. Çok sayıda binanın yıkıldığı depremde, 600 binden fazla aile de evsiz kaldı. Deprem ardında acı ve büyük bir yıkım bilânçosu bıraktı.

Bu bilânçonun asıl sorumlusu, gözü kâr dışında hiçbir şey görmeyen sermaye sınıfı ve onun devletinden başkası değildi. Beklenen ve bilinen bu doğa olayı karşısında yıllarca hiçbir şey yapılmamıştı. Devlet, fay hattı üzerinde gerekli önlemler alınmadan yürütülen yapılaşmaya izin vermekte hiçbir sakınca görmemişti. İnşaat firmaları ise kalitesiz malzemelerle çürük binalar yapmaktan geri durmadı. Her şey kısa zamanda daha fazla kâr elde etmek içindi. Sonuçta ilgili fay hattı üzerinde periyodik olarak meydana gelen bu depremde, on binlerce insanın ölümüne göz göre göre davetiye çıkartıldı.

Üzerinden 10 yıl geçse de depremzedeler hâlâ yaşadıkları acıları unutmadılar. İlk günkü gibi endişeliler. Çünkü deprem sonrasında güvendikleri devlet, onların acılarına merhem olmadı. Devlet, depremden sonra sokakta kalan on binlerce aileye güvenli bir konut yapmadı. Yardımlarla yapılan bir kısım deprem konutlarına yerleştirilenler ise uzunca bir süredir evlerinden çıkmaları yönünde baskıya maruz kalıyorlar. Bu evlere bürokratlar yerleştirilmek isteniyor ve depremzedelere kendilerine yeni evler bulmaları söyleniyor. Yakınlarını, eşlerini, akrabalarını, sevdiklerini kaybeden depremzedeler polisin copları ve biber gazıyla kapı dışarı ediliyorlar. Üstelik polis zoruyla kapı dışarı edildikleri evler (“Saddam Evleri” olarak anılıyor) Irak devletinin yardımlarıyla koşullu olarak inşa edilen ve depremde birden fazla yakını ölen ailelere verilen evler.

Sermaye devletinin deprem sonrasında yaptıkları bununla sınırlı değil. Halk depremin acıları ile boğuşuyorken, dönemin hükümeti mezarda emeklilik yasasını Meclisten geçirdi. Depremin yol açtığı hasarı karşılamak için bir defaya mahsus olarak çıkartıldığı söylenen özel vergiler kalıcılaştırıldı. Özel işlem vergisi 2004 yılına kadar yürürlülükte kaldı. Özel iletişim vergisi ise hâlâ işçi ve emekçilerin sırtında yük olmaya devam ediyor. 10 yıl boyunca toplanan deprem vergisi 24 milyar lirayı buldu. Bu paranın nereye gittiği, depremzedeler için nasıl kullanıldığı belli değil. Aslında deprem vergisinin kullanılmadığı tek yerin depremzedelerin ihtiyaçlarının karşılanması olduğu besbelli. Aynı şekilde, depremzedeler için yapılan uluslararası bağışların akıbeti de belli değil.

Depremin üzerinden geçen on yılda, tehlike her geçen gün daha da büyüyor. Bilim ve teknoloji insanlık yararına kullanılmıyor. Çarpık kentleşme devam ediyor. Sağlam olmayan yapılar her köşe başında mantar gibi çoğalıyor. Milyonlarca binanın güçlendirme çalışması yapılmadı. 10 yılda değişen bir şey yok. Olası bir deprem yeniden on binlerce insanın ölümüne neden olacak. Ölmeyip kalanlar ise yıllarca evsiz, aç ve açıkta kalacaklar. Kimi yetkililer kader diyecek, kimi yetkililer işçi ve emekçileri cahillikle suçlayacak.

Yeni bir felâketin önlenebilmesinin yolu örgütlü bir toplum oluşturmaktan geçiyor. Depremin bizlere bıraktığı en büyük ders, sermaye devletine güvenmemek ve örgütlenmektir. Böylesi bir örgütlenmenin başını, nüfusun çoğunluğunu oluşturan ve binaları, yolları kısacası her şeyi inşa eden işçi sınıfı çekebilir ancak. İşçi sınıfı sermaye düzenine karşı güvenli bir yaşam ve gelecek için gücünü birleştirmelidir. Gerçek anlamda güvenli bir yapılaşma ve insanların tüm ihtiyaçlarını doğaya uyumlu bir şekilde giderip insanca yaşayabilecekleri bir kentleşme ancak işçi sınıfı eliyle yaratılabilir.

İstanbul’dan Marksist Tutum okuru bir işçi