Çamur Kurabiyesinden Ölü File: Açlık Kol Geziyor
Ezgi Şanlı
Zimbabwe. Kara Kıta’nın kara derili, kara bahtlı insanlarının açlıkla boğuştuğu ülkelerden biri. Bu öyle bir açlık ki, yirmi birinci yüzyılın “modern” dünyasının ar damarının nasıl çatladığını birkaç fotoğraf karesinden haykırıyor. Fotoğraf kareleri haykırıyor: kapitalizm çürüyor. Kapitalizm çürütüyor. Ey insanlık, kapitalizm seni de, dünyanı da çürütüyor!
Dünyanın efendileri… Patronlar, siyasetçiler, silah ve savaş tacirleri, medya efendileri… Dünyanın bir avuç çakalı… Birkaç saat bile açlık çekmediler, çekmezler. Onlar yer içer sömürürler. Yer içer yönetirler. Yer içer savaş kışkırtırlar. Yer içer kan emerler. Onlar kurtlar sofrasında şenlikteler. Onlar dünyanın zirvesindeler. Bakarlar yarattıkları cehenneme ve içine attıkları insanlığı daha da yakarlar ateşleri harlayarak.
Açlığın fotoğraflarına bir bakalım. Yer Zimbabwe. 70 yaşında bir filin cesedi. Bu ceset etrafında, ellerinde bıçaklarla, palalarla, teneke parçalarıyla kara derili insanlar var. Bu insanlar ölü fili parçalayarak evlerine ve ailelerine et götürmeye çalışıyorlar. 1 saat 47 dakika içinde filden geriye sadece yerdeki kan izleri kalıyor. Açlık o boyutta ki, ölü filden kopardığı bir parça eti çiğ çiğ yemeye çalışanlar var. 6 tonluk ölü fil bir mucize olarak algılanıyor. Filin parçalanmasının ardından bu “mucize” iki gün boyunca kutlanıyor.
Zimbabwe halkı için ölü fil eti yemenin bile neden bir mucize olduğunu anlamak için bu ülkeye daha yakından bakmak gerekir. Aslında ülkenin kaderi diğer Afrika ülkelerinin kaderi ile neredeyse aynı. Binyıllardır o coğrafyada yaşayan kabileler 15. yüzyılın sonlarına doğru “beyaz adamın” madenler ve her türlü zenginlik için topraklarına akın ettiğine şahit oldular. 16. yüzyılın daha başında Portekiz, bu bölgeye bir üs kurarak yerleşmişti bile. 1830’lu yıllarda bugünkü Zambiya ve Zimbabwe’yi kapsayan bölge güneyden gelen kavimler tarafından istila edildi. Daha sonraki yıllarda İngiltere’nin bölgeye atadığı sömürge valisi John Cecile Rhodes’un kurduğu maden şirketi bu kavimlerden en önemlisinin şefiyle bir imtiyaz anlaşması yaptı. Böylelikle Güney Afrika Madencilik Şirketi, sömürge valisinin adına ithafen Rodezya olarak adlandırılan bu bölgede 1888 ile 1923 yılları arasında siyasi ve ekonomik kontrolü elinde tuttu.
1923 yılında şimdiki adı Zimbabwe olan Güney Rodezya, İngilizler tarafından ilhak edildi ve yönetim beyaz azınlığın eline verildi. Bölgedeki İngiliz ilhakı derin siyasi çalkantılar, kısa ömürlü federasyonlar, bağımsızlık ilanları ve uluslararası ambargolarla devam etti. Mart 1970’te cumhuriyet ilan edildikten 2 yıl sonra siyahlar beyaz yönetime karşı bir gerilla savaşı başlatsalar da sonuç yenilgiydi ve 6 bin kişi ölmüştü.
İngiltere, başbakan Thatcher döneminde bölgeyle ilişkileri normale döndürme çabası içine girer ve en nihayet, 18 Nisan 1980’de Zimbabwe bağımsızlığına kavuşur. 1880 yılında başlayan İngiliz sömürgeciliği, 1980’de, yüzüncü yılında son bulmuş olur. Zimbabwe halkı sömürge valisinden kalan Rodezya ismini reddeder ve yaşadıkları toprakların adı kendi dillerinde “taştan ev” anlamına gelen “Zimbabwe” olur.
Ne var ki, ülkedeki siyasi ve ekonomik çalkantılar durulmak bir tarafa giderek şiddetlenir. Emperyalist ülkelerin müdahaleleri iç çatışmalara neden olur. Bir yandan ekonomik sıkıntılar, diğer yandan siyasi baskılar, öğrenci isyanlarını, sendikacıların ve işçilerin eylemlerini, grevlerini tetiklemiştir. Yoksul çiftçiler toprak reformu talebini yükseltirler. Afrika kıtasının tahıl ambarı olarak görülen ülkede en verimli topraklardan oluşan en büyük çiftlikler çok küçük bir beyaz azınlığın (yaklaşık 300 beyaz ailenin) elindedir. Siyah ve yoksul çoğunluk toprak reformu talebini yükselttikçe, 1980’den beri iktidarda olan Mugabe hükümeti bu talebi bir yandan seçim payandası haline getirmek isterken bir yandan da uluslararası bir pazarlık konusu olarak kullanır. Yoksul halkın toprak talebi karşılanmadığı gibi, çiftliklerdeki üretim de neredeyse durur. Özellikle 2000 senesinden sonra açlık çok ciddi boyutlara ulaşır. Emperyalist devletlerin Afrika kıtası ile ilgili planlarından muzdarip olan ve 30 yıldır aynı kişi tarafından yönetilen Zimbabwe 2004 yılından beridir daha da yoksul daha da aç.
Zimbabwe’de son 10 yıl içinde ortalama insan ömrü yarıya düşmüş durumda. Ortalama yaşam süresi erkeklerde 64’ten 37’ye, kadınlarda 34’e düşmüş. Bunun en büyük nedeni açlık, salgın hastalıklar ve AIDS. Ülkede her üç kişiden biri aç. Bu, 12 milyon nüfuslu ülkede 4 milyon aç olduğu anlamına geliyor. Zaten Birleşmiş Milletler’in verilerine göre 5 milyon kişi gıda yardımına muhtaç yaşıyor. Nüfusun dörtte biri AIDS hastası ve çok büyük bir kısmı hastalığının farkında bile değil. Diğer istatistik veriler de insanın kanını donduruyor. Zimbabwe’de doğan her 1000 bebekten 63’ü ölüyor. Yalnızca başkent Harare’de haftada 15 tane mezar çocuklar için açılıyor. Yetişkinler içinse 150 mezar. Dünya Sağlık Örgütü bölgede birkaç ay içinde koleradan ölen insan sayısının 3 bin olduğunu açıkladı. Kolera gibi salgın hastalıkların yayılmasına neden olduğundan, insanlar yağmur yağmaması için dua ediyorlar. Yağmur onlar için çamur ve hastalıktan başka bir şey değil.
Ülke nüfusunun resmi rakamlara göre yarısı işsiz. Enflasyon yüzde 158 milyar civarında. Yani senenin başında 1 Zimbabwe dolarına aldığınız bir şeyi, sene sonunda ancak 158 milyar dolara alabiliyorsunuz. Ülkenin 1 günlük enflasyonu bazı ülkelerin yıllık enflasyonunu bile geçiyor. Diyelim ki bu enflasyona rağmen ekmek alabilecek parayı buldunuz. Fırına gidip bir ekmek almak için bir el arabası bulmanız ve tıka basa parayla yüklemeniz lazım ki 1 ekmek alacak parayı fırına götürebilesiniz. İşte bu nedenlerle tarım ve ticaret yapılamıyor. Karaborsa giderek daha da yaygınlaşıyor. Ne petrol, ne kitap, ne ekmek, ne de makine parçası bulmak mümkün.
Bu manzara Zimbabwe Halkının neden doğa parkında ölen bir fili “mucize” olarak gördüğünü anlatmaya yetiyor. Zimbabwe’nin açlığının fotoğraflarını çeken gazeteci, kutlamaların iki gece sürdüğünü anlatırken insanlığın sarılamayan yaraları daha da şiddetle kanıyor. İnsanlık bu manzaraya ilk defa şahitlik etmiyor. Yıllardır Zimbabwe halkının açlık nedeniyle sıçan ve bir çeşit zehirli kök olan makuri yediği biliniyordu. Bu köklerin hiçbir besleyici özelliği olmaması bir tarafa şiddetli karın ağrıları, zehirlenme ve ölümlere neden olduğu da biliniyordu. Geçtiğimiz aylarda şiddetli bir depremle sarsılan ve yüz binlerce insanın öldüğü Haiti’de insanların çamurdan kurabiyeler yiyerek hayata tutunmaya çalıştıkları da biliniyordu. Afrika’dan en gelişmiş ülkelerin sokaklarına kadar, dünyanın her yerinde açlar var. Açlık ordusu dünyanın her yanında hızla büyümeye devam ediyor.
Dünya nüfusunun çoğunluğunun giderek daha fazla açlığa ve sefalete sürüklenmesinin nedenini kapitalizmin dışında arayanlar, bir de insanları duyarlı olmaya çağırıyorlar. Sözde yardım kampanyaları düzenliyorlar. Gıda ve tıbbi malzeme konvoylarıyla dünyayı bir uçtan bir uca geziyorlar. Ancak açlık ve sefaletin bir kutupta, dünyanın tüm zenginliklerinin diğer kutupta yoğunlaşmasını engelleyemiyorlar. Kimseye açlığın olmadığı bir gelecek vaat edemiyorlar. Zaten amaçları da böyle bir gelecek yaratmak değil, tersine kapitalizmi geleceksiz kılabilecek kitleleri uyutmaktır. Bu gerçek özellikle kapitalizmin tarihsel bir yapısal kriz içinde olduğu şu günlerde iyice açığa çıkmıştır.
İnsan soyu iki kutba bölüneli binyıllar geçti. Ancak bu kutuplaşma hiçbir zaman günümüzdeki kadar keskin olmamıştı. Bu kutuplaşma giderek keskinleşiyor, daha da keskinleşecek. Bir kutupta açlık, yoksulluk ve işsizliğiyle işçi sınıfı ve ezilenler; diğer tarafta sefahat, zenginlik, sömürü ve kâr hırsıyla patronlar sınıfı ve yardakçıları. Bir tarafta çamur kurabiyelerinden ölü file açlık, diğer tarafta sınırsız servetler. Kan ter içinde çalışmak, işsiz kalmak, aç kalmak, depremde ölmek, iş kazasında ölmek işçilerin payına düşüyor. Kuş sütü eksik sofralar, bir damla ter dökmeden servetler edinmek, dünyayı gezmek, bir hafta sonunu karlı dağlarda kayak yaparak geçirmek, ertesi hafta sonu güneyde bir sahilde yüzmek, mehtaplı geceler, kaliteli şaraplar, boyunlarda pırlantalar patronlar için. Devasa servetler için doğmak ve bembeyaz çarşaflar ve yumuşacık yastıklar arasında ölmek onlar için. Bu iki kutup arasında tek bir ortak nokta yoktur. Bir küçücük ortak nokta bile. Onlar bizden değil. Biz onlardan değiliz.
İşte iki düşman sınıf olarak patronların ve işçilerin sürekli bir savaş halinde olmasının nedeni budur. Bu sınıf savaşımında nasıl saf tutmak gerektiğini işçi sınıfı öğreniyor. İşçi sınıfı açlığı ve sefaletiyle ordulaşarak ilerlemeyi öğreniyor. Kapitalizmin krizinin şiddetlendirdiği sorunları kapitalizmi yıkarak çözmek üzere işçi sınıfının ileriye atılımı yakındır. Latin Amerika’dan Yunanistan’a, Fransa’dan Türkiye’ye açlık ordusu ellerini toprağa basıp doğrulmaya hazırlanıyor. İşçi sınıfı ayağındaki sömürü prangalarını kırmak istiyor. Her yerde ölü toprağını üstünden atmak, örgütlenmek ve mücadele etmek istiyor.
Bahar gelirken eriyen karlar incecik sızıntılar halinde ama her yerde akmaya başlarlar. O sızıntılar denize ulaştıklarında devasa akıntılara dönüşmüş olurlar. Önlerine çıkan her şeyi yıkan dev dalgalar, sellerdir artık onlar. İşte işçi sınıfının orada veya burada vereceği mücadeleler bu sızıntıları andırır. Sızıntıları nehirlerle, nehirleri denizlerle birleştirmekse işçi sınıfı devrimcilerinin görevidir. İşte o zaman açlık ordusu gerçek mucizenin ölü bir fil bulmakta değil, kendi ellerinde gerçekleştiğini görecek. O mucizenin adı sosyalizmdir. Tüm dünya işçilerinin emekleriyle ve umutlarıyla var edilecek gerçek mucize sosyalist bir dünyadır. Açlığın fotoğrafları haykırıyor bir kez daha: Ya Barbarlık Ya Sosyalizm!
