Burjuvazinin zindanları dolup taşıyor!
Burjuva ideologlar kapitalizmin insanın özgür doğasına en uygun sistem olduğunu, mutluluğun, zenginliğin, insanca yaşamın sır kapılarının bu sisteme açıldığını vazededursunlar, sermaye düzeni insanlığı her açıdan tam bir cendereye sokmuş durumda. Mutluluğun, zenginliğin ve özgürlüğün kapıları bir avuç asalağa açıkken, milyarlar, sefaletin, savaşların, hastalıkların, açlığın, susuzluğun pençesinde kıvranıyor. Özgürlük de en şanslılar için iş bulmak ve geçinebilmek için eşek gibi çalışmakla sınırlı bir lüks.
Ezilen milyarlara yaşamak için sömürülmeyi zorunlu kılan bu sistem, “sömürülme şansı” bulamayıp hırsızlığa başvuran, gayet bol nedenlerle çileden çıkıp birbirini boğazlayan, yanı sıra, haksızlıklara boyun eğmediği için isyan eden, bu sistemin köküne kibrit suyu dökmek isteyen insanlar için de bir “çare” üretmiş bulunuyor: Cezaevleri.
Türkiye de, bu tür “çareleri” yüzlerce yıldır en gelişkin “tekniklerle” birleştirerek halkının hizmetine sunan ülkelerden biri. Burjuvazi bugünlerde Türkiye’nin ne kadar fazla yabancı sermaye çektiğiyle, şöyle güvenilir bir ülke olduğuyla, geleceğinin şu kadar parlak olduğuyla, zartla zurtla övünedursun, cezaevleri bu parlak ülkenin müreffeh halkını artık kaldıramayacak doluluk oranlarına ulaşmış bulunuyor. Bu yılın Nisan ayında kırılan 12 Eylül mahpus sayısı rekoru, üç aydır her gün bir kez daha egale edilerek, Haziran ayı itibarıyla 82 bin 742 tutuklu ve hükümlüye çıkmış. Bunlardan 76 bin 995’i erkek, 2 bin 693’ü kadın ve 2 bin 784’ü çocuk.
“Rahşan Affı” olarak ünlenen ve 2000 yılı sonunda yürürlüğe giren af sırasında cezaevlerinde 73 bin tutuklu ve hükümlü bulunurken ve bu af sayesinde mahpus sayısı 40 bine indirilirken (yüce devletimiz politik mahkûmları elbette bu uygulamanın dışında tutmuştu), aradan geçen 6,5 güzel kapitalist yıl, bu sayıyı iki katına çıkarmış! Şu anda toplam mahkûm kapasitesi 78 bin 318 kişiyle sınırlı 458 cezaevine, fazladan 4 bin 424 kişi daha tıkılmış durumda. Ne de olsa onlar insan olma “ayrıcalığını” yitirenler, bir yatakta alt alta üst üste iki kişi de yatabilirler! Hatta yatağa gerek bile yok!
Sanmayın ki, çağdaş uygarlık düzeyinin temsilcileri, demokrasinin beşiği “refah” devletleri, özgürlükler şampiyonları AB ülkelerinde durum çok farklı. Nitekim bu ülkelerden Fransa’da da cezaevleri, 50 bin kişilik kapasitelerine rağmen, yaklaşık 60 bin mahkûmla doldurulmuş. Orada bizden farklı olarak, bu sayının on yıl sonra 80 bine çıkacağı tahmin ediliyormuş, o kadar. Bu arada her yıl, ulusal bağımsızlık gününde, cumhurbaşkanının birkaç bin mahkûmu serbest bırakması bu ülkede gelenektenmiş. Ama Sarkozy, “nizam, intizam, disiplin isterim, sefillere ufacık bir taviz vermeye gelmez” diye düşünüp, bu geleneğe uymamış.
O uymamış. Ama biz Fransız işçi sınıfının şimdilerde unutulmuş güzel geleneklerine uyup, yıkalım tüm zindanları, onların 1789 devriminde fethedip kapılarını kırdıkları Bastil gibi. Ve yıkalım bu sömürü düzenini burjuvazinin kafasına, yeryüzü bir daha sömürü nedir, baskı nedir, şiddet nedir, zindan nedir, savaş, açlık, yoksulluk, ayrıcalık, ayrımcılık nedir bilmesin diye!
Kadıköy’den bir Marksist Tutum okuru
