“Boykot”

Gazi Mahallesi’nden bir kadın işçi

Derneğimiz UİD-DER’in Gazi Mahallesi temsilciliğinde “Boykot” adlı filmi, yine hep beraber, işyerlerimizden ve mahallemizden işçi arkadaşlarımızla birlikte izledik. 1968 yılında ABD’nin Los Angeles kentinin doğu kesiminde geçen film, söz konusu dönemde yaşanan gerçek olaylara dayandırılmış. Bu bölgede yoğun olarak Meksika kökenli Amerikalılar (Chicanolar) yaşamaktadır. ABD’deki egemen sistem, okullarda Chicanoların kendi anadillerinde konuşmalarını yasaklamıştır ve yasağa uymayanları cezalandırmaktadır. İkinci sınıf vatandaş (sözde vatandaş!) olarak görülen Chicanoların okuduğu okullar, ABD’nin zengin bölgelerindeki okullara göre çok daha geri koşullarda eğitim vermektedir. Bu okullardan mezun olanların üniversiteye girmeleri neredeyse imkânsızdır, çünkü Chicanolar için ayrılan kontenjan %2 ile sınırlıdır. Onlar düşük vasıflı işçi olmalıdır!

Filmde bu koşullarda eğitilen öğrencilerin ailelerinin de işçi sınıfının en alt kesimini oluşturması dikkat çekiyor. Zenginlerin oturduğu bölgedeki bir okulu gezme fırsatı bulan Meksika kökenli bir öğrenci kendi okulları ile bu okul arasındaki uçurumu hayretle karşılıyor.

Tarih derslerinde öğretilen resmi tarih ABD’nin kuruluşunda önemli rol oynayan Meksikalılardan hiç söz etmemektedir. Ne Amerikan İç Savaşında çarpışan Meksikalılar ve diğer halklar yer almaktadır tarih kitaplarında, ne de geçmişte söz konusu topraklarda yasaların İngilizcenin yanı sıra Latin dillerinde de kaleme alınmış olduğu. Egemenler Meksikalıları ve diğer halkları asimile etmek üzere yalan üzerine kurulu bir resmi tarih yazmışlardır ve bu tarihe göre sadece “Amerikalılar” vardır. Genç kuşakların beynini yıkayarak onlara köklerini, kimliklerini ve gerçek tarihlerini unutturmaya çalışan ABD egemenlerinin bu inkâr politikası ile amaçladıkları, Amerikan milliyetçiliği temelinde emekçi sınıfları kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek ve kullanabilmektir.

Bu arada Vietnam savaşı da devam etmektedir ve bu savaşta da cephelere sürülenler ABD’nin “sözde vatandaş”larıdır. Liseli öğrenciler giderek bu çelişkilerin farkına varırlar. Doğu Los Angeles’in bazı okullarının duyarlı öğrencileri aralarında birlik olurlar. Yaptıkları anket çalışması ile okul yönetimlerine bazı taleplerini iletmeye çalışırlar. Anketin sonucunda öğrencilerin şu talepleri ortaya çıkar: Okulda anadillerinde (İspanyolca) konuştukları için cezalandırılmamak, öğle saatlerinde kapatılan tuvaletleri açtırmak, çift dilli eğitim, kitaplarda Meksikalı-Amerikalıların kültürüne de değinilmesi, kütüphanelerin genişletilmesi, dayağa son verilmesi, kapalı öğle yemeği alanları, temizlik cezalarının kaldırılması, yeni okulların açılması…

Yoksul emekçi çocuklarının taleplerini ortaya koyması, uyuyan bir devin uyanış emareleridir. Tahmin edileceği üzere, bu talepler dikkate alınmaz. Öğrencilerin önündeki tek seçenek mücadele etmektir. Nasıl mücadele edeceklerini tartışan öğrenciler işçilerin grev mücadelesini örnek alırlar. Yasalara göre okullar öğrenci sayısına göre bütçe almaktadır. Okul sıralarının boş kalması eğitim tüccarlarının para kazanamaması anlamına gelmektedir. Öğrencisiz bir okul tıpkı işçisiz bir fabrika gibi tüccarların kârını engelleyecektir.

Örgütlü bir hazırlığın ardından boykot eylemine girişen öğrenciler hemen karşılarında devleti bulurlar, yani polisi. Polis medya kameraları önünde öğrencileri kıyasıya döver. Meydan dayağını, öncü öğrencilerin gözaltına alınması takip eder. Ancak gazetelerde ve televizyonlarda ne binlerce öğrencinin katıldığı eylem, ne polis terörü, ne de öğrencilerin talepleri yayınlanır. Sahtekâr burjuva medyaya göre birkaç azılı radikal öğrenci, dış kaynaklı kışkırtmalarla polise saldırmıştır. Yaşananlar sayesinde öğrenciler, devletin ve medyanın gerçek yüzünü anlamaya, kapitalist sistemi tanımaya başlarlar.

Temel bazı taleplerini dile getirdikleri için devlet öğrenciler üzerinde terör estirir. Emniyet müdürü televizyonda tüm arsızlığıyla “bu iş bitmiştir” der. Oysa öğrenciler boykota daha geniş bir katılımla devam edecek, hatta zaten emekçi olan ailelerini de okul önlerindeki eylemlere katmayı başararak devlete geri adım attıracaklardır. Ne var ki ikiyüzlü devlet, öğrencilerin taleplerini çok sınırlı düzeyde kabul ederken, mücadeleye öncülük edenleri tutuklamayı ihmal etmeyecektir. Ancak tutuklular on binlerce emekçi tarafından mahkeme önünde sahiplenilince devlet onları serbest bırakmak zorunda kalacaktır. Kıvılcım bir kez çakılmıştır. İlerleyen yıllarda boykotlar ABD’nin diğer şehirlerinde de yaşanır ve Chicanoların üniversite kontenjanının %2’den %25’e yükseltilmesi gibi bazı kazanımlar elde edilir. Asıl kazanım ise mücadeleye girişen öğrencilerin ve emekçilerin geçirdikleri değişimdir.

1968 ve takip eden yıllar içerisinde ABD’de mücadeleye girişen öğrencilerin mütevazı eylemleri hiç de boşuna değildi. Mücadelenin kazanımları sadece ileri sürülen taleplerin ne kadarının elde edildiği ile ölçülemez. Mücadele okulunda insanlar her şeyden önce kişiliklerini ve onurlarını kazanırlar. En doğal, en insani taleplerinin bile mevcut sistem dahilinde elde edilemediğini, dolayısıyla sistemin köklü bir biçimde sorgulanması gerektiğini kavramaya başlarlar. Kitlelerin mücadeleye girişmesinin dolaylı etkileri de unutulmamalıdır. Örneğin filmde sözü edilen mücadelenin yarattığı birikim, birkaç yıl içerisinde ABD’de Vietnam savaşına karşı yükselen toplumsal muhalefetin mayalanmasında da önemli bir işlev görmüştür. ABD emperyalizminin devasa savaş makinesi, toplumsal muhalefetin yükselişi ve cephelere sürülen “sözde vatandaşların” savaşmayı reddetmek yönündeki direnişi sayesinde, işlevsiz kılınabilmiştir.

Kapitalist sistemde eğitim bir yandan ticari bir sektördür diğer yandansa burjuvazi açısından vazgeçilmez bir ideolojik işleve sahiptir. Eğitimin içeriğine burjuva ideolojisi damgasını vurur. Devletin “milli eğitimi” işçi-emekçi kitleleri egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda biçimlendirir. Milliyetçilik en temel dolgu malzemesidir. Filmde de görüldüğü üzere, örneğin ABD’de tarih dersleri Amerikan milliyetçiliği doğrultusunda şekillenmiştir. Amerikan milliyetçiliği ile Kızılderililer, Siyahlar, Meksikalılar ve diğer Latin kökenli halklar asimile edilir. Bu topluluklar Amerikan ulus kimliğini benimseseler bile yine de aşağılanmaktan kurtulamazlar.

Yukarıda bahsettiklerimiz, üzerinde yaşadığımız topraklara hiç de uzak değildir. Türkiye’de de azınlıklar yok sayılmakta, Kürt halkına yönelik inkâr ve imha politikası uygulanmaktadır. “Türk” kimliğinin tüm topluma dayatılması, TC egemenlerinin resmi politikasının ve bu arada da “milli eğitimin” ana eksenini oluşturur. Egemen sınıfın çıkarları “ulusal çıkar” yalanı ile perdelenir. Milliyetçilik ile zehirlenen emekçi sınıflar ve gençlik, kendi sınıflarının çıkarlarını algılayamayacak hale gelir.

Milliyetçilik tüm kapitalist ülkelerde aynı işlevi görür. Çünkü kapitalist sömürü çarkları dünyanın her yerinde aynı şekilde dönmektedir. Kapitalistler dünyanın her yerinde emekçi sınıfları aldatmak zorundadırlar. Sömürü düzenlerini sürdürebilmelerinin başka yolu yoktur. Bizler şunu gayet iyi biliyoruz: Ha ABD ha TC al birini vur ötekine!

Eğitim sisteminin asimilasyon ve beyin yıkama gibi kapitalist sistemde üstlendiği temel işlevlerinden arındırılabilmesi ve tam anlamıyla bilimsel bir içeriğe kavuşturulabilmesi toplumsal devrim sorunudur. Kapitalist sömürü düzenini alt etmek ve emekçilerin elleri üzerinde yükselecek özgür bir dünya yaratmak için ileri!