Bir Oportünistin “Marksizm ve Devlet” Sorununa Yaklaşımı /2

Elif Çağlı

Marksizmin çarpıtılması

Marksist zeminde hareket ettiklerini iddia eden oportünistler, bu iddialarını inandırıcı kılabilmek için devrimci mücadelenin bazı temel doğrularını kendi siyaset kapılarından içeri alırmış gibi yapıyorlar. İşin aslında ise bunları bir hayli hünerli biçimde bacalarından kovalıyorlar. Alan Woods da “Marksizm ve Devlet” başlıklı yazısında bir yandan sınıf mücadelesinin sert doğasını, örneğin iç savaş gerçeğini göze alırmış gibi görünürken, diğer yandan bir bütün olarak kendi “barışçıl geçiş” düşünü empoze eden bir kurgu eşliğinde yol alıyor. Nitekim şöyle diyor Woods: “İşçileri daima iç savaş ve şiddet hayaletiyle korkutmaya çalışan burjuvaların ve reformistlerin ve ‘kanlı devrim’ heveslerini ilan etmekte hiç fırsat kaçırmayan, böyle yapmakla da burjuvalara ve reformistlere büyük bir hizmet sunan sektlerin aksine, bizler toplumun barışçıl bir dönüşümünü savunmakta ve şiddetin bütün suçunu egemen sınıfın ve reformist liderlerin sırtına yüklemekte ısrar ediyoruz.

Woods yazısında buna benzer çeşitli gerekçeler ileri sürerek, aslında işçilerin çoğunun şiddet ve kan olasılığından fena halde korktuğunu hafızalara nakşetmeye çalışmaktadır. Böylece o, ezilen kitlelerin bıçak kemiğe dayandığında tarih boyunca korkusuzca isyan ettikleri gerçeğinin üzerinden atlamakta ve tamamen kendi aydınca hafifliği ve korkuları üzerinden siyaset yapmaktadır. Onun devrimci ayaklanma konusunda kitlelerin ürkekliği bahanesini onca öne çıkarmaktan muradı, işçi sınıfının ve yoksul insanların kurtuluşu uğrunda her türlü zorluğu ve devrimci zoru göze alan gerçek Marksistleri “aşırı-sol” unsurlar olarak gösterebilmektir.

Gerçekten de Woods, hemen her önemli siyasal sorunda kendi meşrebince iyice sağdan vurabilmek için önce “aşırı-sollar” diye niteleyip durduğu bir saldırı hedefi yaratır. Fakat bu gibi nitelemelerle somutta hangi siyasi çevrelerin kastedildiği, gerçekte kimin ne dediği gibi konular tam anlamıyla muğlâk bırakılır. Böylece Woods gibi bir siyasetçinin gözüne “ultra-sol” görünen tüm çevreler, kuşkusuz öncelikle de devrimci Marksizmi savunmaktan başka “günahı” olmayan komünistler oportünizmin saldırısına maruz kalmış olurlar. İşte bu oportünizmin sinsi saldırı yöntemidir. Nitekim Woods, Latin Amerika’daki devrimci süreçlere IMT liderliğinin reformist yaklaşımını eleştiren tüm sol çevreleri aynı çuvala sokmuş ve günümüzde gerçek bir proleter devrimin gereklerini savunan devrimci Marksist yaklaşımları “aşırı-sol” gösterebilecek tarzda açılım ve yorumlar geliştirmiştir.

Hiçbir yanlış anlamaya fırsat vermemek için altını belirtik biçimde çizmek gerekirse, kuşkusuz ki Marksizm ölümü değil yaşamı, insanlığın kurtuluşunu, özgürlüğü savunan ve burjuva hümanizminden fersah fersah daha üstün ve derin biçimde insan sevgisi içeren bir dünya görüşüdür. Bu bakımdan enternasyonalist komünistler asla durduk yere şiddeti, kan dökmeyi vb. savunmayacaklardır. Burjuvazinin karalamalarına aldanılmamalıdır, Marksizm şiddete tapan bir dünya görüşü değildir. Egemen sınıflar şiddete başvurmadıkça şiddete başvurmamak elbette Marksizmin temel bir yaklaşımıdır.

Ne var ki Marksist dünya görüşü boş bir ütopya olmayıp her açıdan kapitalizmin gerçekler dünyasından hareket ettiğine göre, kapitalist devletlerin acımasız baskı güçleri karşısında enternasyonalist komünistler işçi sınıfını “barışçıl geçiş” düşleriyle aldatmazlar! Kapitalist sömürü düzeninin devrimci zora gerek kalmaksızın kolay biçimde yıkılabilmesi için küçük-burjuvaca iç geçiren Bay Dühring’e Engels’in yönelttiği eleştiri hatırlanmalıdır. Engels bu temelde “Anti-Dühring”te, zorun tarihte oynadığı devrimci rolün göz ardı edilemeyeceğini belirtir. Keza Lenin de, Marx ve Engels’in açtığı devrimci yoldan ilerleyerek, sömürüsüz bir dünya kurabilmek için devrimci zora dayanan devrim fikrinin işçi-emekçi kitlelere benimsetilmesi gerekliliğine değinir. Lenin bu gibi noktalarda, örneğin kurulacak bir “Halk Bankası” aracılığıyla işçilere karşılıksız kredi vererek sınıf mücadelesinin barışçı biçimde hallolacağını sanan Proudhon gibi küçük-burjuva sosyalistlere Marx’ın yöneltmiş olduğu sert eleştirileri hatırlatır.

Görüldüğü üzere Marksist önderler bir işçi devriminin başarılabilmesi için devrimci zorun gerekliliği konusunda yalnızca devrimci kadroların eğitimini yeterli görmemekte, işçi-emekçi-kitlelerin de bu doğrultuda bilinçlendirilmesi görevinden açıkça söz etmektedirler. Woods ise, devrimci Marksist önderlerin devrimci zor konusundaki açık ifadeleri karşısında köşeye sıkıştığında, böyle şeylerin ancak kadroların eğitimi amacıyla söylenebileceğini belirterek kaçmaya çalışacaktır. Fakat sıra kadroların devrimci eğitimine geldiğinde de bu kez başka bahanelerle dümeni yine kendi barışçıl geçiş kurgularına kırıverecektir. Ayrıca Alan Woods’un göstermek istediğinin aksine, Marksizmin kurucularının devrimin barışçıl gelişiminden söz ettikleri bir durum aslında son derece istisnaidir ve o da emperyalizm öncesi döneme ilişkindir. Bu konuyu burada tekrar ve biraz daha etraflıca hatırlatmak gerekirse, Marx, kendi yaşadığı dönemin İngiltere’sinin (ve bir ölçüde de Amerika’nın) sahip olduğu bazı değişik özellikler nedeniyle bu iki ülkede sosyalizme barışçıl geçiş ihtimalinden söz etmiştir.

Daha sonra Lenin’in de “Çocukluk Hastalığı” adlı kitabında değineceği üzere, “katıksız bir kapitalist ülke modeli” olan İngiltere özelinde Marx’ı barışçıl geçiş olasılığı üzerinde düşünmeye sevk eden nesnel nedenler mevcuttu. O tarihlerde İngiltere, özgün tarihsel koşullara sahip ilginç bir ülkeydi. İngiltere büyük bir ordu bulundurmak yerine, Avrupa üzerindeki egemenliğini bir “ada gücü” olarak deniz gücüne ve “böl ve yönet” politikasına dayanarak sürdürebilmekteydi. Bu nedenle Kara Avrupa’sı ülkelerine oranla İngiltere’de militarizm daha zayıf, bürokrasisi daha cılızdı. Ayrıca İngiltere, ülkenin geleneksel siyasi özgürlüğünün bir sonucu olarak, yine Kara Avrupa’sına nazaran kültür düzeyi yüksek ve nüfusun içinde yoğun bir ağırlığı olan, üstelik sendikalarda iyi örgütlenmiş bir işçi sınıfına sahipti. İşte bu özgün durum nedeniyle, İngiltere’de proleter devrim kapitalist devlet mekanizmasını yok etme görevinin üstesinden belki de devrimci zora gerek kalmaksızın daha kolay biçimde gelebilecekti.

Kuşkusuz Marx ve Engels’in İngiltere’de barışçıl geçiş olasılığına dair tüm bu değerlendirmeleri geçmiş tarihlerdeki nesnel durumu yansıtan koşullu bir niteliğe sahiptirler. Yılların ilerleyişi içinde nesnel koşulların değişmesiyle birlikte bu tür değerlendirmeler de geçerliliklerini yitirmişlerdir. Nitekim zamanla tüm kapitalist ülkelerde kapitalist devlet mekanizması ve devlet bürokrasisi çeşitli yönlerden tahkim edilirken, emperyalizm çağında militarizmin yükselişine paralel olarak askeri kast da güçlenmiştir. Bu gidişat İngiltere açısından da geçerlidir. Zaten Lenin de “Devlet ve Devrim”de, emperyalizm çağında koşulların değiştiğini, İngiltere ve Amerika’da da militarizmin ve bürokrasinin artık Kara Avrupa’sı ülkelerinden pek bir farkının kalmadığını belirtmiştir. O nedenle diğer ülkelerde olduğu gibi bu iki ülkede de proleter devrimin temel şartı, gerektiği noktada devrimci zor kullanarak kapitalist devlet mekanizmasının kırılması ve proletarya diktatörlüğünün kurulması haline gelmiştir.

Ne var ki Woods gibilerin tarzı bellidir. Önce yine Marksizmin bazı genel doğrularından söz edilecektir. Fakat hemen ardından, Marksizmin bu genel doğruların tekrarından ibaret olamayacağı belirtilerek oportünist bir yoldan yürünecektir. Woods’un bu tarzının çarpıcı örneklerinden birini de, eski devlet aygıtının parçalanması yolundaki devrimci görevlerle kendisi gibi sosyalistlerin icadı olan “barışçıl geçiş” düşünün art arda sıralanması sayesinde yaratılan kafa karışıklığı oluşturur. Bu meyanda önce şöyle der Woods: “Marx’ın açıkladığı üzere işçi sınıfı kendini basitçe var olan devlet iktidarı üzerine dayandıramaz, aksine onu yıkmak ve parçalamak zorundadır. Bu bir Marksist için ABC’dir.” Doğru ve gayet güzel; ne var ki işin arkası hiç de güzel gelmeyecektir. Woods kendi yazılarında sıkça örneklediği üzere, “fakat alfabede ABC’den sonra gelen harfler vardır” diyerek yine bir oportünistin sanatını icra etmeye koyulur. Neticede, vaktiyle Engels’in “Komünizmin İlkeleri”nde ifade etmiş olduğu bir değerlendirme okuyucuya, Woods’un oportünist siyasetini güya haklı çıkartacak yorumlar eşliğinde sunulur.

Engels soru-cevap tarzında kaleme aldığı bu yazısında, “özel mülkiyetin kaldırılmasını barışçıl yöntemlerle gerçekleştirmek olanaklı olacak mıdır?” sorusunu sormuş ve şu yanıtı vermiştir: “Bunun olabilmesi istenilen bir şeydir ve buna karşı direnecek en son kişiler elbette komünistler olurdu. Komünistler komplonun hiçbir türlüsünün, hiçbir yarar sağlamadığı gibi, hatta zararlı olduğunu çok iyi biliyorlar. Devrimlerin kasten ve keyfi olarak yapılmadıklarını, bunların her yerde ve her zaman belirli partilerin ve koskoca sınıfların irade ve önderliklerinden tamamıyla bağımsız koşulların zorunlu sonuçları olduklarını çok iyi biliyorlar.” Kendi “barışçıl geçiş” kurgusuna Engels’in bu satırlarını dayanak göstermek isteyen Woods, işçi sınıfının zamansız ve hazırlıksız bir ayaklanmaya kalkışması durumunda sürükleneceği tehlike konusunda yapılan haklı uyarının ardına gizlenir. Bu tür atraksiyonlarla okuyucunun gözü boyanmaya çalışılırken, devrimci ayaklanma görevi el çabukluğuyla yok ediliverilir!

Engels’in “Komünizmin İlkeleri” adlı yazısında bir bütün olarak okuyucuya vermek istediği mesaj, Woods’un sihirbazlığı neticesinde bir oportünistin barışçı geçiş hayallerini destekleyen kısır bir boyuta indirgenmiştir. Şöyle der Woods: “Daha en başından itibaren, yalnızca proletaryanın olgunlaşmamış ayaklanmalara ve maceralara çekilme tehlikesini değil, aynı zamanda bu sorunun beceriksizce ortaya konmasının Komünizmin düşmanlarına hediye edilmiş bir propaganda aracı olacağını da düşünen bilimsel sosyalizmin kurucuları, şiddet sorununa nasıl yaklaşacakları konusunda çok dikkatli olmuşlardır.” Ancak devrimci Marksizmi lâyıkıyla öğrenmek isteyen biri, Woods’un “Komünizmin İlkeleri”ni kendi meşrebince yorumlayış tarzına değil, takip eden satırlarda Engels’in söylediklerine dikkat kesilmelidir: “Ama” der Engels, komünistler “proletaryanın gelişmesinin, hemen her uygar ülkede zorla bastırıldığını ve komünistlerin muhaliflerinin, böylece, bütün güçleriyle, bir devrimi hazırlamakta olduklarını görüyorlar. Ezilen proletarya, sonuçta bir devrime zorlanacak olursa, biz komünistler, nasıl şimdi sözle yapıyorsak, o zaman fiilen de proleterlerin davasını savunacağız”.

Oportünistlerin Marksizmin açılımlarını kendi niyetleri doğrultusunda kırparak veya çarpıtarak sunmaları yıllardır bilinen siyasal gerçekleri değiştiremez. Proletaryanın öncüsünü, mücadele kaçkını sinik ve pasifist eğilimlere karşı bağışık kılacak devrimci tarzda eğitme konusunda Marx ve Engels’in göstermiş oldukları hassasiyet aşikârdır. Otorite konusunda yaşamdan kopuk biçimde gevezelik eden ve bu küçük-burjuvaca hafifliği bir siyasal tarz haline getiren “otorite-karşıtları”nı eleştirirken Engels şöyle der: “Bu baylar hiç devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla –akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla– dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?”

İşte bir devrimci Marksist, tarihsel-sosyal-siyasal gerçekleri açıklarken böyle konuşur. İşçi hareketine uzanan oportünist aydın ise, hem işine geldiğinde kendini devrimci göstermekten vazgeçmeyecek hem de devrimin katı yasaları karşısında kapıldığı korkuyu gözlerden gizlemek için bu zaafını kitlelere mal edecektir. Bu tür bir sosyalist, kapitalist düzenin yoksul emekçi kitlelere hayatın hemen her kesitinde zaten zorbalık, gözyaşı ve acı sunmakta olduğu gerçeğini görmezden gelecek ve onlara gerçek bir devrimci siyaset yerine kendi aydın dünyasına özgü “barışçı düşler” önerecektir. İşçileri devrimci mücadelenin zor ama zorunlu yönleri temelinde eğitmekten köşe bucak kaçacak ve bunun yerine onları nazenin bebeler gibi reformist-oportünist lapalarla beslemeye yeltenecektir.

Gerçek bir Marksist “Marksizm ve Devlet” sorununu ele alan bir yazıda, işçi devriminin asla savsaklanamayacak en temel görevinin kapitalist devlet mekanizmasını kırıp parçalamak olduğunu ve bu yüzden de örgütlü proletaryanın devrimci zorun gerekliliği düşüncesiyle beslenmesi gerektiğini hiçbir kuşku uyandırmayacak biçimde ifade eder. Kapitalist devlet mekanizması, hele ki günümüz dünyasında işçi-emekçi kitleler açısından geçmişe oranla misliyle dayanılmaz bir zor ve baskı aygıtına dönüşmüştür. Dolayısıyla böyle bir aygıtı tarihin çöplüğüne gönderecek olan proleter devrimin nasıl da egemen sınıfın şiddetiyle yüz yüze geleceği ve bu nedenle örgütlü işçilerin de o şiddeti püskürtecek tarzda devrimci zor uygulamak zorunda kalacağı aşikârdır. Gerçeklik buyken Woods yazısında okuyucunun dikkatini döne dolaşa “barışçıl geçiş” mevzuuna çekip durmaktadır. Bu bağlamda sıra yine buna gelmiştir ve konu elbet İngiltere’de geçmektedir!

Önce şu sözlerle peşrevini çeker Woods: “Marx ve Engels, belli koşullar altında, ki zamanında bu koşulların sadece İngiltere’de mevcut olduğuna inanmalarına rağmen, iktidarın proletaryaya barışçıl yollarla geçmesi olasılığını göz ardı etmediler.” Ve takiben Woods, Engels’in 1886’da Kapital’e yazdığı Önsöz’den bazı satırları aktarır. Engels bu yazısında Marx’ın teorisiyle ilgili şöyle demektedir: “Kuşkusuz, teorisinin tümü, İngiltere’nin ekonomik tarihinin ve koşullarının bir ömür boyu incelenmesinin sonucu olan ve bu çalışmasıyla, hiç değilse Avrupa’da, İngiltere’nin barışçı ve yasal yollarla kaçınılmaz toplumsal devrimin tümüyle etkilenebileceği biricik ülke olacağı sonucuna varan bir adamın sesine, böyle bir anda, kulak vermek gerekir.”

Böylece tüm entelektüel enerjisini kullanarak, aslında Marx ve Engels’in özellikle İngiltere için barışçıl geçiş olasılığına nasıl da ağırlık vermiş olduklarını (!) kanıtlamaya çalışmaktadır Woods. O bu bağlamda kendi Lenin’ini de yaratacak ve emperyalizm çağında barışçıl geçiş fikrinin artık bir düşten ibaret olacağını sık sık vurgulamış olan Lenin’i bakın okuyucuya nasıl bambaşka şekilde sunacaktır: “Lenin 1920’de, İngiltere’de proletarya ve onun örgütlerinin muazzam gücü nedeniyle, sendikaların ve İşçi Partisinin Marksistler tarafından idare edilmesi şartıyla, sosyalist dönüşümün barışçıl bir şekilde gerçekleştirilmesinin, hem de parlamento yoluyla, tümüyle mümkün olduğunu ileri sürebiliyordu.” Woods bu suretle Lenin’in diyalektik yaklaşımını örneklediğini iddia ederken, aslında kendi “barış ve huzur içinde yaşam” düşlerine Lenin’i alet edivermiştir. Devrimci Lenin, parlamenter yoldan dönüşümü savunan Woods’un destekçisi düzeyine indirgenmiştir!

Lenin’i savunur görünerek inkâr etmek

İşin gerçeğini hatırlayalım. Lenin, gerek “Dönek Kautsky”de gerekse 1920’lerde kaleme aldığı yazılarında, devrimci zor gereğini olur olmaz bahanelerle göz ardı etmeye çalışan Kautsky tarzı “barışçıl dönüşüm” siyasetini açıkça eleştirmiştir. Kautsky diktatörlük olgusunu tanımlarken, bu kavramın egemen özelliğini, yani devrimci zor gerçeğini tüm gücüyle okurdan saklamaya çalışır. Bu noktada tartışılması gereken temel sorunun, barışçıl devrim ile zora dayanan devrim arasındaki karşıtlık olduğuna dikkat çeker Lenin ve kendi görüşünü açıkça ifade eder: “Gerici zor ile devrimci zoru ayırt eden koşulları çözümlemeksizin, genel olarak ‘zor’dan söz etmek, devrimden vazgeçen bir hamkafa olarak ortaya çıkmak ya da yalnızca kendini ve başkalarını yanıltmacalarla aldatmak demektir.” Lenin’in ne dediği gayet açıktır, ama bu devrimci doğruları hatırlamak kuşkusuz Woods gibilerin işine gelmeyecektir.

Alan Woods, Lenin’in açılımlarını ya da Rus devrim sürecinin Marksist analizini kendi oportünist siyasetini parlatma gayesiyle tahrif etmekle meşguldür. Venezuela’da Chavez’in devrimci edalarla iktidar koltuğuna kurulması neticesinde kesintiye uğrayan devrimci süreci, Woods, 1917 Şubatından Ekimine ilerleyen Rus devrim sürecine benzetmektedir. Woods’un bu yersiz ve yakışıksız benzetmeyle amaçladığı, Venezuela devriminin hâlâ ilerlemekte olduğu ve devletin kötü bürokratlardan temizlenmesi durumunda da başarıya ulaşacağı yanılsamasını yaratmaktır. Bu yanılsamanın temellerini döşemek maksadıyla, “Rusya’da Ekim Devrimi birçoklarının düşündüğünün aksine barışçıl bir olaydır” diyerek konuya giriş yapar. Woods’un bu bağlamda başvuracağı hile, Çarlık rejimini yıkarak mevcut devlet mekanizmasını parçalayan 1917 Şubat devriminden sonra gelişen ve bu arada iktidarın barışçı biçimde sovyetlere geçme olasılığını da içeren süreci sanki bütünüyle “barışçıl bir olay”mış gibi göstermesi olacaktır.

İşin aslı hatırlanacak olursa, 1917 Rus devrim süreci içinde Şubat devrimi neticesinde burjuva nitelikli geçici bir hükümet kurulmuştur. Fakat burjuvazi henüz iktidar olabilmiş ve kendi bürokratik devlet aygıtını yaratabilmiş değildir. Bunun yanı sıra muazzam bir kitle gücüne dayanan ve gerçek bir iktidar potansiyeli taşıyan işçi, köylü ve asker sovyetleri mevcuttur. Devrim çeşitli gelgitleriyle sıcağı sıcağına yaşanmaktadır ve 1917 Ekimine ilerleyen süreçte iktidarın sovyetler tarafından barışçı biçimde ele geçirilmesi imkânı doğmaktadır. Ne var ki henüz Bolşevik temsilciler sovyetlerde çoğunluk sağlayamadığından bu imkân gerçekliğe dönüşememektedir. Kısacası o tarihlerde Rusya’da bir ikili iktidar (bir başka deyişle ikili iktidarsızlık) durumu yaşanmaktadır.

Devrimin Lenin ve Troçki gibi önde gelen liderleri, iktidarın sovyetlere geçmesi için işçi-emekçi kitleleri seferber etme amacını “bütün iktidar sovyetlere” sloganıyla somutlarlar. Bu süreçte iktidarın barışçıl biçimde sovyetlere geçme şansı değerlendirilememiş ve Eylül ayında koşullar olgunlaştığında Lenin artık devrimci ayaklanmanın zamanının gelmiş olduğunu son derece net biçimde açıklamıştır. Ayaklanmanın organize edilmesini sağlayacak Bolşevik Parti taktikleri, sovyetlerde örgütlü işçi-emekçi kitlelere benimsetilmeye çalışılır. Neticede, eski devlet aygıtı zaten Şubat devrimiyle parçalanmış olduğundan, burjuvazi henüz iktidar olacak güce kavuşamadığından ve de Bolşeviklerin devrimci siyaseti sovyetlerde çoğunluğu sağladığından Ekim devrimi ayaklanması çok fazla kan dökmeden başarıya ulaştırılır.

İşte Woods’un “barışçıl bir olay” diyerek kendi reformist düşlerine dayanak yapmaya çalıştığı Ekim Devriminin içyüzü budur. Rusya’da söz konusu koşullar nedeniyle iktidarın sovyetler tarafından barışçı biçimde ele geçirilmesi konusuyla, günümüzde Venezuela’da yaşanan süreci bir tutmak ve ikincisinin mevcut devlet aygıtını kırıp parçalama görevini “barışçı devrim olasılığı” bahanesiyle yok etmeye çalışmak tamamen kötü niyetli bir sihirbazlıktır!

Ne var ki Alan Woods, devrimci kadrolar yetiştirmeye çalışan bir siyasal lider gibi değil de sanki etrafına topladığı çoluk-çocuğu kandırmaya çalışan biri gibi konuşmaktadır. Ve kendisini haklı gösterebilmek amacıyla da, düpedüz kendi icadı olan hileleri geçmişte yaşanmış kimi olaylara benzetmeye teşebbüs etmektedir. Bu yüzden Woods, “yeterli güçteki bir kitle hareketinin belli koşullar altında iç savaşsız iktidarı devralacağı değerlendirmesi IMT’nin icadı değildir” diyecek ve vaktiyle Troçki’nin Dewey Komisyonuna verdiği ifadede geçen bazı yanıtları kendi emellerine alet edecektir. Oysa konu o kadar farklıdır ki! Troçki, Stalinist egemen bürokrasinin iktidarı altında artık bir işçi devleti olmaktan tamamen çıkmış Sovyetler Birliği’nin sınıf karakteri hakkında hatalı değerlendirmelere sahiptir. O nedenle de SSCB’de tüm iktisadi ve siyasal gücün tekrar işçi sınıfının eline geçebilmesi için politik bir devrimi yeterli görmekte ve bu noktalardan hareketle Dewey Komisyonunun bir sorusuna, Sovyet bürokrasisinin şiddete başvurmadan yıkılabileceği yolunda yanıt vermektedir. Alan Woods’un, kendisine kulak verenleri kandırmak üzere Troçki’nin sözlerini istismar ettiği yeterince açık değil midir?

Şayet Woods’un örneklediği oportünizmin önlenemez yükselişi konusunda daha fazla kanıt gerekiyorsa, onun “Lenin ve devrimci bozgunculuk” konusunu yine kendi emelleri doğrultusunda mıncıklamasına da bakılabilir. Önce 1914 yılındaki durum hakkında Lenin’in değerlendirmelerinden hatırlatmalar yapar Woods. Dediği gibi, II. Enternasyonal’de yaşanan ayrışma tamamen yeni koşullar yaratmıştır. Sosyal Demokrasinin eşi benzeri görülmemiş ihanetinin verdiği dersler ışığında, Marksizmin küçük ve yalıtık güçlerini uluslararası alanda yeniden eğitmek ve yeniden toparlamak şart hale gelmiştir. İşte böyle bir dönemde bu devasa görevin üstesinden gelebilmek ve uluslararası planda devrimci kadrolar yetiştirebilmek amacıyla, Lenin devrimci enternasyonalizmin temel ilkelerine yoğun bir vurgu yapmaktadır.

Yürüyen emperyalist savaş koşullarında devrimci proletaryanın yeni bir enternasyonal örgütünün yaratılabilmesi için kadroların “devrimci bozgunculuk” taktikleri temelinde eğitilmesi şarttır. Oportünistler ve sosyal-şovenler marifetiyle yurtseverliğin her türlüsü işçi sınıfını zehirleyecek milliyetçiliğe dönüştürülmektedir. Çeşitli ülkelerden işçiler ortak bir mücadelede kardeşleştirilecek yerde, “kendi” burjuvalarının çıkarları doğrultusunda birbirlerine boğazlatılmaktadırlar. Bu yüzden emperyalist savaş alevlerinin içinden Almanya’da Karl Liebknecht’in yükseltmiş olduğu, “esas düşman içeridedir, silahını kendi burjuvana çevir” haykırışı işçi-emekçi kitleleri uyanmaya davet eden son derece önemli ve doğru bir çağrıdır.

Lenin bu devrimci yaklaşıma önem vermiş ve bunu enternasyonal mücadele arenasında egemen kılmaya çalışmıştır. Onun birbiriyle savaşan emperyalist ülkeler nezdinde savunduğu “devrimci bozgunculuk” taktiği, kitleleri devrimci bir iktidar kurabilmek üzere “emperyalist savaşı iç savaşa çevirmeye” ve “kendi burjuvazisinin yenilgisini istemeye” çağırır. Günümüzde de devrimci proletarya emperyalist savaşa tutuşmuş ülkelerde bu devrimci taktikleri uygulamayı öğrenmeli ve kuşkusuz devrimci siyasal liderler de ulusal ve enternasyonal düzeyde bu devrimci taktikleri özümsemiş kadrolar yetiştirmelidir.

Ne var ki, Woods’un “Marksizm ve Devlet” yazısında bu konuya değinmesinin nedeni bu tür devrimci görevleri vurgulama ihtiyacı değildir; onun niyeti tamamen farklıdır. 1914 yılı civarında yer alan kimi önemli olaylar eşliğinde Lenin’in yaklaşımlarından hatırlatmalar yapan Woods, lafını dönüp dolaştırıp Lenin’in devrimci değerlendirmelerini gözden düşürecek bir noktaya getirecektir. Lenin’i kastederek, “onun ara sıra abartmış olduğu tartışılabilir” diyecek ve böylece dilinin altında sakladığı baklasını ağzından çıkartacaktır. Woods Lenin’in “devrimci bozgunculuk” siyasetini savunmuş olmasını, “çubuğu düzeltebilmek için diğer yöne doğru fazlaca eğmesine” bağlar. Lenin’in sadece ne yazdığını değil, aynı zamanda ne için yazdığını anlamaksızın kafamızın karışacağı “uyarısını” yapar ve böylece emperyalist savaş karşısında savunulması gereken “devrimci bozgunculuk” taktiğini, çubuğu düzelteyim derken biraz öteki uca savrulma olarak gösterir. İşte Woods’un “Marksizm” temelinde “kadro” yetiştirme tarzı böyledir!

Woods amacına ulaşabilirse, onun başında olduğu enternasyonal örgütün kadroları ve çevre unsurları Lenin’i öyle bir “güzel” anlayacaklardır ki(!), devrimci taktikler artık onlara tamamen aşırı-sol görünecektir. Ve onlar Woods’un öğrettiği üzere, devrim adına pespaye bir reformculuğu savunmayı içlerine sindireceklerdir. Bununla da kalmayacak, Venezuela devlet başkanı Chavez ile dostluğunun ilerlemesiyle başını alıp giden Woods oportünist liderlik basamaklarında şahikaya ulaşırken, onun çömezleri bu Chavez yandaşlığında hiçbir kusur bulamayacaklardır. Ve de Woods’un Venezuela yaklaşımını eleştiren devrimcileri “ultra-sol” olmakla suçlayacaklardır.

Woods oportünizmde kıvraklaşmış kalemini, Chavez gibi devlet adamlarıyla dostluğun verdiği keyifle oynatırken yazısı şu türden “veciz” yaklaşımlarla süslenecektir: “Ultra sol ve sekter gruplar bir satırını anlamaksızın Lenin’in kelimelerini sürekli tekrarlar. … Şovenizmle savaşmak, Sosyal Demokrasi ve özellikle de onun sol kanadı ile (Kautsky ve ‘merkez’) hiçbir uzlaşmanın mümkün olmadığına vurgu yapmak için Lenin kuşku götürmez bir biçimde abartılı bazı formüller kullandı. Bu tür abartmalar, onun örneğin Troçki’nin tutumunu tamamen yanlış biçimde ‘merkezcilik’ olarak nitelemesine yol açtı. Lenin’in bu dönemdeki tutumunun tek taraflı yorumlanmasından sonu gelmez kafa karışıklıkları doğdu.

Lenin’in “devrimci bozgunculuk” açılımını devrimci mücadelenin gerekli taktikleri bağlamında değil de, yalnızca kadroların bazı çarpılmış yaklaşımlarını düzeltebilmek amacıyla abartılı biçimde ortaya koyduğunu iddia eder Woods. Onun bu sayede elde etmek istediği iki sonuç vardır. Birincisi, bir dönem II. Enternasyonal’in oportünist “merkez”i ile işbirliği yapan Troçki’nin tutumunu aklamak ve Lenin’in bu konuda ona yönelttiği eleştiriyi haksız göstermektir. İkincisi ise, “devrimci bozgunculuk” taktiğinin bir abartmadan ibaret olduğuna ve zaten Lenin’in de 1917 Martından sonra bundan vazgeçtiğine okuyucuyu inandırabilmektir. “Lenin 1917 Martından sonra Rusya’ya döndüğünde kendi tutumunu temelden değiştirdi” der Alan Woods. Devamla, “1917 Mart sonrası Lenin’in pozisyonu daha önce öne sürmüş olduğu sloganlarla çok az benzerlik taşımaktaydı” diye buyurur ve böylece sadede gelir. Onun satırlarından öğrendiğimize göre, “aslında ‘devrimci bozgunculuk’ sloganlarının kitleleri Ekim devrimine hazırlamakta hiçbir rolü olmamıştır”!

Woods, bu noktada yine bir el çabukluğu marifet sayesinde konuyu çarpıtır ve devrimci taktiklerin kitlelere sabırla, onların anlayacağı bir dille ve onları mücadeleye çekebilecek sözcüklerle propaganda edilmesi gereğinin ardına sığınarak mevzi alır. Bu pozisyonu aldıktan sonra da devrimci kadroların iç savaş olasılığını, devrimci zorun rolünü ve ayaklanma sanatını öğrenecek şekilde eğitimi ve devrimci taktiklerin yine aynı doğrultuda en eksiksiz biçimde formüle edilmesi görevini çöpe atıverir. Bu tutum Woods’un başkalarını eleştirirken pek beğenip yazılarında sıkça yinelediği tabirle, bebeği yıkarken yıkama suyuyla birlikte bebeği de fırlatıp atmaya benzemektedir. Yani Woods açısından tam bir “ele verir talkımı kendi yutar salkımı” durumu!

Kuşkusuz devrimci taktik ve sloganların kitlelere sabırsız, zamansız ve özensiz biçimde, kısacası devrimci lafazanlığa, sekterliğe varacak tarzda sunulması tamamen yanlıştır. Kitle çalışması sabırlı ve özenli olmayı gerektiren bir siyasal sanattır. Bu bakımdan, Komintern’in temellerinin atıldığı dönemde Lenin genç Komünist Partileri sekterlik tuzağına düşmekten kurtarmak için az uğraşmamıştır. Lenin önderliğindeki Komünist Enternasyonal’in, kitlelerin kazanılması amacıyla birleşik cephe, sendikalarda ve çeşitli kitle örgütlerinde çalışma, burjuva parlamentolarına katılma gibi taktikleri gündeme getirmesi de boşuna değildir. İşte Woods yazısında bu Marksist yaklaşımları sözde kabul eder görünür, ama öte yandan yine inceden inceye bildiğini okur. “Kitleyi kazanmak” gibi reddedilemeyecek bir genel doğrunun ardına sığınarak, devrimci kadro eğitimi ve devrimci taktik üretimi bağlamında Lenin’in savunmuş olduğu sloganları ve açılımları (bu devrimci mirası) “kurnazca” inkâra koyulur.

Woods’un bu noktada sergilediği “kurnazlık”, kitleleri kazanmaya çalışma taktiğini devrimci özünden yoksun kılınmış biçimde gündeme taşımak ve onu diğer devrimci taktiklerle oportünist tarzda karşı karşıya getirmektir. Bu yüzden, Komintern’de yürümüş önemli tartışmalar içinde Lenin sanki tek boyutlu olarak “kitlelere” vurgusunu yapıp duran bir siyasi lidermiş gibi gösterilir. Lenin tarafından gündeme getirilen ve koşullar olgunlaştığında savunulan “devrimci hücum” taktiği Woods tarafından neredeyse bütünüyle “aşırı- sol” bir taktikmiş gibi sunulur. Woods “kitleyi kazanma” konusuna içeriğinden bağımsız olarak öyle “sihirli” bir güç yükler ki, böylece Venezuela gibi devrimci durumların yaşandığı ülkelerde kitle kuyrukçusu reformist çizgi mübah gösterilir! Oysa altını çizerek belirtmek gerekirse, “kitleyi kazanma” hedefi asla içeriğinin ne olduğundan bağımsız şekilde bir anlam ifade edemez. Unutulmamalı ki, reformist ve oportünist siyasetler de kitleyi kendi hedefleri doğrultusunda kazanmaya çalışırlar. Kısacası kitle çalışmasında asıl önemli olan, kitleleri hangi düşünceler ve kapitalizme karşı ne tip bir mücadele anlayışı temelinde kazandığındır.

İşte Venezuela ya da günümüzde yaygınlaşan emperyalist savaş örnekleri temelinde IMT liderliğinin oportünist ve reformist yaklaşımını devrimci tarzda eleştirenlerin, Woods’un “sekter”, “ultra-sol” gibi suçlamalarına maruz kalmalarının ardında yatan gerçekler özetle böyledir. Son söz olarak vurgulamak gerekirse, IMT liderliğinin oportünizmi Alan Woods öncülüğünde önlenemez yükselişini sürdürürken, olan bu enternasyonal örgütlenmeyi devrimci sanarak inanan genç kadrolara oluyor. Yazımızın başlangıcında belirttiğimiz üzere, oportünizm dur durak bilmiyor ve IMT her gün biraz daha umutsuz bir biçimde oportünizmin ve reformizmin o uğursuz bataklığına gömülmeyi sürdürüyor.

 

www.marksist.com sitesinden alınmıştır