Bir Oportünistin “Marksizm ve Devlet” Sorununa Yaklaşımı /1
Elif Çağlı
Marksist harekette oportünizm nitelemesi, ilkeli bir devrimci siyasetin yerine fırsatçı bir politik çizgiyi ikame edenler için kullanılıyor. İşçi hareketinde oportünizm, işçi-emekçi kitlelerin temel tarihsel çıkarlarını, kesimsel faydacılık ve kolay yoldan siyasal başarı kazanmak uğruna feda etmek anlamına geliyor. Sınıf mücadelesinde önemli karar anları geldiğinde, zor görünen devrimci yolu tutmayı göze alamayıp, düzen içi siyasal çözümler üretmeye çalışmak oportünizmin temel özelliğini oluşturuyor. Oportünizm bir eğik düzleme benziyor, bir kez bu yola girildiğinde dur durak olmuyor. Bu nedenle fırsatçı siyasetin Marksist harekete uzanan izdüşümleri de, zamanla derinleşen bir oportünizm üretiyor ve oportünist siyasetçiler giderek ince ve sinsi bir oportünizmde ustalaşıyorlar.
İster kaba ister ince çeşitlemelerinden olsun, oportünizm söz konusu olduğunda değişmeyen bir gerçeklik vardır. Oportünizm, gerek ulusal gerek enternasyonal düzeyde her zaman işçi hareketini devrimci yoldan saptırmış ve güçsüz düşürmüştür. Marksist harekette dünden bugüne çeşitli örneklerine tanık olduğumuz oportünist siyasetler incelendiğinde, tümünün ortak özelliğinin devrimci eleştiriye kulak asmamak olduğu görülecektir. Oportünistler kimi zaman köşeye sıkıştıklarında genel devrimci doğruları kabul edermiş gibi görünseler de, fiiliyatta siyasetlerini yine bildikleri oportünist tarzda yürütmeye devam etmektedirler. O yüzden de oportünizm genelde önlenemez yükselişler sergileyen bir niteliğe sahiptir. Oportünizm konusunda son derece kısa bir özet biçiminde sıralamaya çalıştığımız bu özellikleri daha anlaşılır kılacak olan, kuşkusuz bazı somut örneklerin verilebilmesidir. İşte bu bakımdan çarpıcı bir örnek olarak, oportünizmin Alan Woods liderliğindeki IMT (International Marxist Tendency: Enternasyonal Marksist Eğilim) özelinde tanık olduğumuz yükselişini ele alabiliriz.
Geçmiş tarihlere uzanan kökleri bir yana bırakılacak olursa, IMT, 80’li yıllarda İngiltere’de maden işçilerinin ünlü grevleri sırasında yürüttüğü çalışmalarla tanınan Troçkist Militant grubunun içinden çıkmış bir çevredir. Militant grubu 90’larda bir iç bölünme neticesinde iki parçaya ayrılmıştır; Ted Grant ve Alan Woods liderliğinde yapılanan parçası bugün enternasyonal düzeyde IMT adı altında varlık sürdürmektedir. Açık ki 2004 yılı IMT açısından, devrimci siyasetle bağdaşmayan eğilimlerin açılıp saçılarak dışa vurmaya başladığı esaslı bir dönüm noktası niteliği taşır. Bu yıl içinde Alan Woods’un, bilhassa Venezuela’da yaşanan gelişmelere, Chavez’e ve Chavezci rejime yaklaşım vesilesiyle sergilediği oportünizm ve reformizm artık gizlenemez biçimde açığa çıkmıştır. Militant grubunun tarihi kurucusu olan Ted Grant’ın 2006 yılında ölümüyle birlikte de, Alan Woods, Chavez’le dostluğu en başa alan ve Küba gibi bürokratik rejimlere de artık dostluk elini uzatan bir siyasetin liderlik koltuğuna gömülüvermiştir.
Bu noktada hemen en başta vurgulamamız gereken bir husus var. Biz bu konuya, uzun yıllar boyunca Troçkist hareket içinde yapılanmış olan çevrelerin artık bıktırırcasına yineleyip durdukları birtakım suçlamaların tekrarı temelinde yaklaşmıyoruz. Zira Marksist Tutum örneğinde olduğu üzere, gerek Stalinizm gerekse Troçkizm bağlamında geçmiş dönemlerde yaşanan deneyimlerin teorik ve pratik derslerinden köklenen ve kendini yeni bir tarihsel dönemde daha en baştan devrimci Marksizmin doğruları üzerinde inşa etmeye çalışan bir çevre açısından bu tür suçlamalar belirleyici bir önem taşımıyor. Çeşitli vesilelerle vurgulamaya çalıştığımız gibi, bizce Troçki’nin devrimci varlığı ile onun ölümünden sonra biçimlenen Troçkist hareket siyasi ve yapısal özellikleriyle birbirinden farklı bir nitelik içeriyor. Bu farklılık, günümüzde devrimci proleter temellerde gerçekleşecek siyasal yapılanma sorununu da doğrudan etkilemektedir.
Çok açıktır ki, kimi hatalı yaklaşımlarına karşın, Troçki Rus devrim sürecinde ve enternasyonal düzeyde önemli bir devrimci rol oynamış tarihsel liderlerden biridir. Ne var ki konu Troçkist hareket olduğunda durum biraz farklıdır ve bizce bu konuya titiz bir devrimci irdeleme temelinde yaklaşmak gereklidir. Zira Troçki’nin ölümünden sonra Troçkist hareket onun sahip çıktığı Leninist-Bolşevik çizgiden uzaklaşmış, kendi içinde küçük-burjuvaca çekişmeler temelinde parçalanmış ve neticede devrimci Marksizmin enternasyonal düzeyde temsilcisi olabilecek bir gelenek yaratamamıştır. İşte bu açıdan, günümüzde devrimci Marksizm temelinde yapılanmak isteyen siyasal çevrelerin, kendilerini Troçkist olarak nitelemesi ya da mevcut Troçkist geleneği olduğu gibi sahiplenerek onun parçalarından biri olması devrimci bir zorunlulukmuş gibi ortaya konamaz.
Bu gerçeklik, günümüzde yeni bir enternasyonalin inşa çabasının nitelik ve tarzını da doğrudan etkileyecek önemli bir faktördür. Ayrıca, Stalinist rejimlerin çöküşü hiç de Troçkistlerin iddia ettikleri gibi Troçkizmin tarihsel yükselişine yol açmamış, tersine Troçkistlerin zaaflarını büsbütün açığa vurmuştur. Bunu kabule yanaşmayan Troçkist çevrelerin, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra kendi hatalı yönleriyle yüzleşip hesaplaşmaktan kaçınmaları ise, işçi sınıfının devrimci enternasyonal mücadelesi bakımından büyük bir olumsuzluktur. Bu noktada zorunlu devrimci görevlerden kaçış, günümüzde enternasyonal düzeyde yeni ve sağlıklı siyasal sentezlerin oluşumunu da engelleyen başlıca etkenlerden birini oluşturuyor.
Böylece çeşitli Troçkist çevrelerin pratikteki tutumları, Troçkist hareketten gelmeyen fakat devrimci Marksizm temellerinde yeni sentezleri savunan çevreler açısından tamamen hayal kırıcı olmaktadır. Bizim tanık olduğumuz ölçüde, özellikle 2004 yılından itibaren pratikteki siyasal tutumlarıyla oportünizme demir atmakta kararlı olduğunu kanıtlayan IMT liderliği de bu duruma somut bir örnektir. IMT özelinde bizi esas ilgilendiren, gündemimize girdiği andan itibaren doğrudan sıkı bir eleştiriye tâbi tuttuğumuz, onay vermediğimiz ve neticede bizim tamamen dışımızda gelişen bu oportünizmdir. Bunun ötesinde, ister IMT ister bir başka Troçkist çevre söz konusu olsun, uzun yıllar boyunca Troçkist hareket içinde farklı çevreler arasında yürümüş olan çekişme ve suçlamalar bizi doğrudan siyasal bir taraf olma bağlamında hiç mi hiç ilgilendirmiyor.
Aşikâr olan bir gerçeklik var. Günümüz sosyalist siyaset kulvarında ulusal ve enternasyonal düzeyde çeşitli çevre ve örgütlerin açılım ve yorumlarının niteliği, devlet ve devrim gibi belirleyici konularda Marksist doğruların çarpıtılmadan ele alınıp alınmadığının test edilmesiyle belli oluyor. IMT liderliğinin ve Alan Woods’un bu sınavdan geçebildiğini söylemek ise kesinlikle mümkün değil. Tam tersine, Chavez gibi liderlere destek sunma ve onların takdirini toplama (!) sevdası yükseldikçe, oportünizm de kaçınılmaz bir yükseliş kaydediyor ve bu gidişat Woods’u Marksizmin temel ekseninden uzaklaştırdıkça uzaklaştırıyor.
Devlet sorununda sergilenen oportünizm
Marksist harekette oportünist kayışlar dün de bugün de kendini en çarpıcı biçimde devlet sorununa yaklaşımda ele vermektedir. Alan Woods’un “Marksizm ve Devlet” adıyla IDOM’da (In Defence Of Marxism sitesi) üç bölüm halinde yayınlanan Aralık 2008 tarihli yazısı da işte bu açıdan ele alınmayı hak ediyor. Bu yazıda açıkça gözler önüne serildiği üzere, önce Marksizmin bazı genel doğruları kabul edilir görünmekte, ancak daha sonra çeşitli bahanelerle, ama-fakat-lâkinlerle bu doğruların altı oyulmaktadır. Woods’un yazısından aktaracağımız bazı satırlar eşliğinde bu durumu örneklemeye çalışacağız.
Önce çok kısaca Marksizmin dünden bugüne uzanan bazı temel doğrularından söz edelim. Bilindiği üzere, Marksizm devlet sorununu kapsamlı biçimde ve bilimsel temellerde açıklığa kavuşturmuştur. Devlet nihayetinde eli silahlı adamlardan oluşur ve devlet mekanizması egemen sınıfın diğer sınıfları ezme aracıdır. Burjuva egemenliği ancak işçi sınıfı tarafından yıkılabilir; çünkü işçi sınıfı, ekonomik varoluş koşulları nedeniyle bu tarihsel görevi başarma olanağına ve gücüne sahip yegâne sınıftır. Sınıflı toplumlar tarihinin ortaya koyduğu gibi, zor yeni topluma gebe her eski toplumun ebesidir. Yazısında Marksizmin devlet konusundaki bu tür genel doğrularından hareket ettiği izlenimi veren Woods, “işçi sınıfının toplumu dönüştürmek için harekete geçtiğinde, kaçınılmaz olarak mülk sahibi sınıfların direnciyle karşılaşacağını ya da bu direncin belli koşullar altında bir iç savaşa neden olacağını asla hiçbir zaman inkâr etmedik” der. İş bu kadarıyla kalsa ortada bir sorun olmayacaktır. Ancak iş bununla bitmemekte, tam tersine “asıl iş” ve oportünizmin hüneri işte bu noktadan sonra başlamaktadır.
Woods bu meyanda bir hüner sergilemeye girişirken, önce kendisine yine Marksizmin işaret ettiği genel bir doğruyu siper edinecektir. İlkin okuyucunun dikkati, itiraz etmeye gerek olmayacak bir hususa çekilir: “Ücretle geçinen sınıf yalnızca sayı olarak büyümemiştir, aynı zamanda mücadele etme potansiyeli olarak da büyümüştür. Modern koşullarda düzgünce örgütlenen bir genel grev, özellikle de dünyanın ekonomik olarak daha gelişmiş bölgelerinde yer alan bir ülkenin ekonomisini tamamen durma noktasına getirir. Sorunun bam teli örgütsel ve politik olarak işçi sınıfının hazırlık düzeyi ve onun önderliğidir.”
İyi de, buradan hareketle Woods’un varmak istediği yer neresidir? İşte asıl sorun budur! Zaten Woods da, “yukarıda anlattıklarımızdan ne tür genel sonuçlar çıkarabiliriz?” diyerek, okuyucuyu Marksizmden uzaklaştıracak bir yolculuğa çıkartacaktır. Woods bu noktada okuyucunun gözünü boyayabilecek iki gerekçe ileri sürer. Bunlardan birincisi, zamanla kentleşme düzeyinin artması ve endüstride ileri tekniklerin daha fazla kullanılmasıyla birlikte, devrimin başlangıcında işçi sınıfının kendini geçmişe oranla daha uygun bir pozisyonda bulacağı savıdır. Woods’un ikinci savı ise, güçlü bir devrimci partinin kendi programına işçi sınıfının desteğini ve silahlı kuvvetlerin tabanının sempatisini kazanmadaki başarısı arttıkça, egemen sınıf direncinin de daha çabuk kırılacağı ve daha az şiddet, daha az can kaybı olacağıdır. Böylece Woods, okuyucuyu ulaştırmak istediği noktaya taşır. Woods’un bu seyahatten muradı, günümüzde sosyalizme barışçıl geçişin, bir başka ifadeyle devrimin barışçıl yoldan ilerlemesinin geçmişe oranla daha mümkün olduğu görüşünü zihinlere nakşedebilmektir.
Bu yüzden, “Marksizm ve Devlet” başlıklı bir yazıyı Woods ağırlıklı olarak toplumun barışçıl yoldan dönüşümü konusuna hasretmiştir. Özellikle de İngiltere başta olmak üzere (ne tesadüf değil mi?!), çeşitli kapitalist ülkelerde işçilerin siyasal iktidarı barışçıl bir yoldan (siz parlamenter yoldan diye okuyun!) fethedebileceği düşüncesi sinsi bir biçimde empoze edilmeye çalışılır. Emperyalizm çağı öncesinde İngiltere ve Amerika’nın özgün koşullarından hareketle, Marx’ın sosyalizme “barışçıl geçiş” konusuna değindiği doğrudur. Fakat Woods bu konuyu, artık o koşulların ortadan kalkmış bulunduğu ve tamamen farklı özelliklere sahip günümüz dünyasına taşımaktadır. İnandırıcı olabilmesi için de, bugünün koşullarında geçerli görünen kimi gerekçeler ileri sürmeye ihtiyacı vardır. İşte bu nedenle yazısının kurgusunu, işçi sınıfının ve onun örgütlerinin büyüyen gücü üzerine oturtacaktır. Woods’a göre, özellikle 1945’ten sonra üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte hemen her yerde işçi sınıfı devasa güçlenmiş ve sınıfsal denge nesnel olarak proletarya lehine dönmüştür. Marx’ın zamanında işçi sınıfı yalnızca Britanya’da toplumun çoğunluğunu oluştururken, günümüzde proletarya tüm ileri kapitalist ülkelerde toplumun belirleyici çoğunluğu haline gelmiştir. Keza vaktiyle toplumsal gericiliğin rezervuar kitlesini oluşturan köylülük, neredeyse yok olmuştur.
Woods nesnel bir hakikatten, yani işçi sınıfının büyümesinden tamamen keyfi ve spekülatif bir sonuç türetmekte ve günümüzde barışçıl geçiş olanağının arttığını iddia etmektedir. Oysa bu konu daha yıllar önce “Devlet ve Devrim”de Lenin tarafından ele alınmış, bambaşka ve elbet bilimsel ve devrimci bir tarzda yorumlanmıştır. Marx’ın, örneğin 1852 yılında burjuva devlet aygıtının parçalanması gereğini ifade etmesinin üzerinden uzun yıllar geçmiştir ve bu zaman zarfında proletarya alabildiğine büyümüştür. Peki, bu gerçeklikten Lenin’in çıkarttığı devrimci sonuç ne olmuştur? Hiç kuşku yok ki, dünya tarihinin proleter devrimini 1852’de olduğundan çok daha geniş bir ölçüde devlet makinesinin yıkılması ereğiyle tüm güçlerini toplamaya götürdüğünü vurgular Lenin.
Woods ise, zaman içinde gerçekleşen değişimin ileri kapitalist ülkelerde iktidarın barışçıl yoldan ele geçirilmesini (parlamenter geçişi!) mümkün kılan bir nesnel temel döşediğine inanmamızı arzular. Bir zamanların büyük oportünisti Kautsky’nin ruhuna rahmet okutmak istercesine, günümüzde işçi devriminin, devrimci zora başvurmayı gerektirmeden sosyalizme ilerleyebileceği yanılsamasını yerleştirmeye çalışır. Böylece devrim devrim olmaktan çıkartılıp parlamenter yoldan bir “işçi hükümeti” kurulmasına indirgenirken, işçi sınıfının en önemli devrimci görevi (eski devlet aygıtının kırılıp parçalanması) gündemden düşürülür. Şimdi gel de, bu önemli konudaki uyarılarıyla yıllar öncesinden bugüne seslenen Lenin’i bir kez daha hatırlama!
Lenin yine “Devlet ve Devrim”de önemli bir hususa işaret etmiştir. Sınıf mücadelesinin yerine sınıf uzlaşmasını geçiren sözde sosyalistler, sosyalist dönüşümü de sömürücü sınıf egemenliğinin alaşağı edilmesi biçiminde algılamamakta ve o tarzda savunmamaktadırlar. Onlar bu dönüşümü, egemen azınlığın, görevlerinin bilincine sahip çoğunluğa barışçıl bir boyun eğmesi biçiminde tasarlamaktadırlar. Oysa Lenin’in de vurguladığı gibi, 19. yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında İngiltere’de, Fransa’da, İtalya’da ve diğer bazı ülkelerde burjuva hükümetlere “sosyalist” katılma deneyi, her zaman emekçi sınıfların çıkarlarına ihanet sonucunu doğurmuştur. Ne var ki, anlaşılan bu tür tarihi deneyimlerin verdiği dersleri ve de Lenin’in uyarılarını unutmak Woods’un işine gelmektedir!
Lenin “Devlet ve Devrim”de, işçi sınıfının devrimci iktidarının kurulabilmesi için üstesinden gelinmesi gereken olmazsa olmaz bir göreve, vaktiyle Marx ve Engels’in açıklığa kavuşturmuş olduğu tarihi bir göreve de dikkat çeker. Belirttiği üzere, devrimci zora dayanan devrim olmaksızın burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek tamamen olanaksızdır. Marx’ın Fransa’da iç savaş deneyiminin çözümlenmesinden yola çıkarak ifade ettiği gibi, işçi devriminden önceki bütün devrimler devlet makinesini olduğu gibi alarak yetkinleştirmişler ve güçlendirmişlerdir, oysaki onu kırmak ve parçalamak gerekir. İşte geçmişteki ve günümüzdeki bilumum oportünistlerin unutmaya ya da açıkça yok sayamadıklarında çarpıtmaya yeminli oldukları tarihsel ders budur.
Woods’a göre, Fransa ve diğer ülkelerde köylülüğün yok olması, geçmişte Bonapartist ve faşist gericiliğin rezervuarı kitlenin zayıflaması bakımından son derece önemlidir. Tek başına bu gerçekliğin gericiliğin gündemden düşmesi sonucunu getiremeyeceğini belirterek, haklı eleştirilere karşı önlemini alır Woods. Ama diğer yandan ise, uzun bir süredir çeşitli çözümlemelerine serpiştirdiği üzere Avrupa’da faşizm yolunun kapalı olduğunu vurgulamaya pek meraklıdır. Günümüzdeki durumun iki dünya savaşı arasındaki dönemden tamamen farklı olduğunu söyler: “O dönem faşistler, öğrenciler de dâhil olmak üzere köylülükte ve küçük-burjuvazide kitlesel rezervlere sahiptiler. Bütün bunlar şimdi değişmiştir. Köylülüğün yok olmasıyla ve beyaz yakalıların –öğretmenler, memurlar, banka çalışanları vb.– büyük bir kesiminin proletaryaya daha yakın olmasıyla işçi sınıfı bin kat daha güçlüdür. Bu şartlar altında burjuvazi açık bir diktatörlük için hamle yapmadan önce iki kere düşünmek zorundadır. Eğer emek hareketi gerçek sosyalist politikalarla donanırsa bu tür bir hamle burjuva egemenliğinin tamamen yıkılmasına neden olabilir.” Belli ki, oportünizmin yaratmaya çalıştığı dünyada nesnel hakikatlerle kasıtlı öznel yorumlar iç içe geçirilmiştir. Bir yandan gerçekçi analizler yapıldığı izlenimi verilirken, diğer yandan işçi sınıfının bilinci, sınıfın büyümüş olması nedeniyle neredeyse kendiliğinden gerçekleşecek bir “kolay devrim” vaadiyle bulandırılmaktadır.
Kendi eksiğini başkasının suçuyla örtme
Woods’a göre bu “kolay” ya da “barışçı” devrimin olasılıktan gerçekliğe dönüşememesinin nedeni, işçi hareketini tamamen güçsüz düşüren siyasetlerin tutumudur. Bu yüzden şöyle der: “Sendika ve reformist liderler ellerindeki devasa gücü toplumu değiştirmek için kullanmaya hazır olsalar toplumun barışçıl bir yoldan dönüşümü tamamen mümkün olurdu. İşçi liderleri bunu yapmazlarsa kan gövdeyi götürebilir ve bu da tamamen reformist liderlerin sorumluluğundadır. … Sendika liderlerinin, Stalinistlerin ve reformistlerin desteği olmadan kapitalist sistemin bir an bile yaşama şansı yoktur.” Sendika bürokratlarının, Stalinistlerin, reformistlerin işçi sınıfı mücadelesine büyük zararlar verdiklerini işçiler nezdinde sergilemek ve bu can yakıcı gerçekler konusunda işçileri bilinçlendirmek kuşkusuz devrimci bir görevdir. Kapitalist sistemin sadece açık baskı ve eli silahlı adamlar sayesinde ayakta durmadığı, işçi sınıfının bilincini bulandıran bürokratların, reformistlerin kapitalist düzene yaşam olanağı sağladığı son derece aşikârdır.
İşte Woods kendi siyasi tarzına damgasını basan sinsi oportünizmini bu gibi genel doğruların ardına saklamaktadır. Evet, işçi sınıfı kapitalizmin tarihi boyunca sendika bürokratlarının ve reformist liderlerin ihanetlerinin bedelini nice can ve kan kaybıyla ödemiştir. Ne var ki, bu gerçekliğin ifadesi günümüzde barışçıl geçişin daha güçlü bir olasılık olduğu yolunda hiçbir nesnel dayanak oluşturamaz. Bu tür yaklaşımlar yalnızca malûmun ilanından ibaret kalırlar. İşçi hareketini devrimci yolundan saptıran sendika bürokratlarının veya sözde sosyalist liderlerin tarihsel rollerini, kapitalist düzenin işçi hareketini ezmesine yardımcı olma yönünde oynayacakları çok açıktır. O nedenle, bu düzen yanlısı güruhun başka yönde davranabilecekleri kurgusuyla, okuyucunun beynine barışçıl geçiş düşü zerk etmek asla masumane bir tutum olarak kabul edilemez.
Aslında bu tutum, Alan Woods ya da aynı siyasal kulvarda hareket eden benzeri sosyalist liderlerin yıllardır zihinlere yerleştirdikleri sakat bir yaklaşım tarzının tezahürüdür. Bu tarz-ı siyasetin başlıca yamukluğu, işin gerçeğinde ancak ve ancak devrimci bir önderliğin üstlenebileceği görevleri hep bir başkasından beklemektir. Fırsatçı siyasetçiler, işçi sınıfını başarısızlıklara ve nice kayıplara sürükleyeceği daha baştan belli olan kişi ya da çevreleri suçlamakla yetinip, devrimci görevlerin yükünden kurtulmaya çalışırlar. İşlerine geldiğinde mangalda kül bırakmayıp, nasıl anlı şanlı bir gelenek ya da enternasyonal örgütlülük yarattıklarıyla böbürlenenler, sıra günümüzün temel devrimci görevlerini gerçekleştirmeye geldiğinde suçu hep başkalarında aramaktadırlar. Bu zihniyet Woods’un satırlarında şu şekilde dile gelir: “İşin doğrusu, bu görevi başaracak bir devrimci parti olsaydı son 70 yıl boyunca Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya ve Fransa’da işçiler iktidarı birçok kez alabilirlerdi. Birçok devrimci fırsat reformizm ve Stalinizmin ihanetleri sonucu kaçırılmıştır. Önderliğin bu suçlarını işçi sınıfı kanıyla ödemek zorunda kalabilir.”
Günümüzde barışçıl geçişin geçmişe oranla daha mümkün olduğu yolundaki görüşün bir diğer problemli yönü ise, kapitalist gelişmenin yarattığı sonuçların mekanik determinist tarzda yorumlanmasıdır. Evet, zaman içinde işçi sınıfı büyümüş ve mücadele potansiyeli artmıştır. Fakat potansiyel ile realiteyi karıştırmak devrimci mücadelede yıkıcı sonuçlar doğuracak bir siyasal körlük anlamına gelir. Zira mücadele potansiyeli, ancak sağlam bir örgütlülük, doğru bir önderlik ve devrimci taktikler sayesinde kuvveden fiile çıkartılabilir. Oysa günümüzün temel sorunu, zaten bu bağlamda henüz üstesinden gelinememiş olan kahredici zafiyettir. Bunun yanı sıra, dünden bugüne geçen zaman içinde burjuvazi boş durmamış ve kapitalist devletin baskı aygıtlarını fazlasıyla tahkim etmiştir. Öte yandan burjuvazi, ideolojik alanda da işçi sınıfının bilincini karartacak ve böylece onu mücadeleden alıkoyacak nice ince yöntem ve araç geliştirmiştir. Çürüyen kapitalizmin giderek kitleleri genel bir akıl tutulmasına maruz bıraktığı açık değil midir? Kapitalist devletlerin, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde geçmişe oranla çok daha acımasız bir baskı aygıtı oluşturduğu inkâr edilebilir mi?
Gerçek durum buyken, Woods, “devrimci bir programın silahlı kuvvetler tabanında daha çok destek bulacağı” gerekçesini öne çıkartarak, okuyucuya Venezuela örneğini kendi yorumladığı tarzda hatırlatmak istemektedir. Bu siyaset, burjuva ordunun içinden çıkan ve küçük subaylar nezdinde önemli desteğe sahip bulunan Chavez liderliğindeki Venezuela’da, devrimin Chavez’le birlikte ve eski devlet aygıtı kırılıp parçalanmaksızın ilerleyebileceği düşünü yaratmıştır. Woods ve IMT liderliğinin Venezuela’daki devrimci sürece yaklaşımında açıkça örneklendiği üzere, devlet aygıtını yıkacak Marksist devrim anlayışı bulandırılmış ve yerine “devletin kötü bürokratlardan temizlenmesi” gibi tamamen oportünist ve reformist bir anlayış ikame edilmiştir. Devlet sorununa Marksist tarzda yaklaşılmadığını gözler önüne seren bu örnek, IMT çevresinin genelde devlet ve sosyalizm ilişkisi konusunda öteden beri sorunlu yönlere sahip bulunduğunu hatırlatıyor.
Daha önce çeşitli kereler dile getirmeye ve vurgulamaya çalıştığımız bir husus var. Devlet sorununun Marksist kavranışının bulandırılması konusunda (örneğin devletçilikle sosyalizmin birbirine karıştırılması) sabıkalı olan yalnızca Stalinist çevreler değildir; kimi Troçkist çevrelerin de bu konudaki yaklaşımları tamamen sakattır. Unutulmamalı ki, sınıfsız toplumun ilk basamağı olan sosyalizm aslında devletsiz bir toplumsal düzeni ifade eder. Bu Marksist kavrayışın dışına taşıp, güçlü bir devletle bürokratik bir planlamayı çiftleştirerek icat edilen “sosyalizm” anlayışları ise eninde sonunda Stalinizm benzeri ulusal kalkınmacı-devletçi bürokratik rejimleri savunmaya varır. Nitekim vaktiyle Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist bürokratik rejimi haklı temellerde eleştiren Troçki’nin mirasçısı olduğunu iddia eden Woods’un, bugün Küba’daki bürokratik rejimi savunuyor olması yeterince düşündürücü değil midir?
Bu noktada sözü tek bir yazı kapsamında fazlaca uzatmak mümkün olmadığından, burada IMT’nin bu tür oportünist yaklaşsımlarına çeşitli vesilelerle eleştiriler yöneltmiş olduğumuzu hatırlatmakla yetinelim. Diğer konulardaki eleştiri ve görüş farklılıklarımız bir yana, IMT liderliğinin Venezuela siyasetine ilişkin eleştirilerimiz 2003 yılından itibaren, yani henüz yolun başındayken açık ve net biçimde ifade edildi. Chavez’in siyasal rolünün abartılması ve Venezuela’daki proleter devrimci unsurların Bolivarcı hareket içinde eritilmek istenmesi gibi noktalarda gereken erken uyarılar yapıldı.
Fakat IMT liderliği bu tür eleştirilere rağmen bildiği yolda ilerlemeyi sürdürdü. Alan Woods, Venezuela’da kitlelerin Chavez’i desteklediği bahanesinin ardına sığınarak, Chavez’i giderek daha da fazla öne çıkartan ve ona “tarih yapan kişi” olarak övgüler yağdıran bir siyasal çizgi inşa etti. Oysa Venezuela’da ciddi bir devrimci durum mevcuttu ve Chavez devrimci mücadele içindeki işçi-emekçi kitlelerin siyasal iktidarı fethetmek üzere ilerleyebilmelerinin önüne dikilmiş bir engeldi. Gerçeklik buyken, IMT liderliği neredeyse bütünüyle devlet başkanı Chavez’in propagandasına endeksli bir “Hands off Venezuela” kampanyası başlattı. Gerçekte Venezuela’da yaşanan henüz “devrimci bir durum” iken, Alan Woods’un yazılarında bu, gerçekleşmiş bir “devrim” olarak yansıtılıyordu. Woods’a göre Chavez “tarih yapan kişi”, Venezuela’da yaşanan ise “Venezuela devrimi” idi!
Asla doğru bulmadığımız ve bize yabancı bu siyasi çizgi, oportünizmin ve reformizmin günün can yakıcı gerçeklerinden kaçışının hem vesilesi hem de açık bir ifadesidir. Bugün Venezuela’da ve diğer Latin Amerika ülkelerinde toplumu devrimci dönüşüme uğratabilecek yegâne unsur, devrimci işçi sınıfının örgütlü hareketidir. Günümüzün somut koşullarında Venezuela’da (ya da benzer devrimci durumların yaşandığı diğer Latin Amerika ülkelerinde) işçi sınıfı henüz bu önderlik konumundan uzak bulunuyor ve kitleler Chavez’i destekliyorlarsa, devrimci bir örgütlülük Chavez’in övülmesiyle değil, yetersizliğinin gösterilmesiyle ilerletilebilir ancak! Çok açık ki, Chavez kitleler tarafından bir El Libertador (kurtarıcı) olarak görüldüğü ölçüde, devrimin ilerlemesinin önünü tıkayan bir faktör olmayı sürdürecektir.
Latin Amerika ülkelerindeki devrimci durumlar kuşkusuz önemlidir, ama bu süreçlerden devrimci işçi iktidarının kurulması maksadıyla yararlanabilecek siyasal tutumlar geliştirilmelidir. Üstelik Latin Amerika bir başka gezegende değildir, içinde yaşadığımız kapitalist dünya cangılının bir parçasıdır. Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu kana buladığı bu dönem yalnızca bölge açısından değil, dünya açısından derin bir sistem krizi ve yeni bir emperyalist paylaşım dönemidir. Dünyanın kanlı paylaşım savaşlarının içine çekildiği böyle bir dönemde, komünistler dünyada sanki tatlı reform rüzgârları esiyormuş gibi bir rehavet içinde olamazlar. Ne var ki, Woods önderliğindeki IMT liderliğinin bir kez daha kanıtladığı üzere, reformistlerin ve oportünistlerin siyasi meşrebi başkadır. Onlar, işçi sınıfının mücadele tarihinin geçmiş dönemlerinde olduğu gibi bugün de gerçekleri ve Marksizmin yaşayan doğrularını kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmaktan geri durmayacaklar!
(Devam edecek)
www.marksist.com sitesinden alınmıştır
