Bir Hazin Hürriyet!

İstanbul Üniversitesi’nden Marksist Tutum okuru bir öğrenci

Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok hürsün. / Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

Nazım’ın bu dizeleri, bugünlerde cereyan eden “üniversitelerde özgürlük” tartışmalarına verilecek en güzel cevap.

Erdoğan Teziç’in yerine cumhurbaşkanı tarafından Yusuf Ziya Özcan’ın atanmasıyla birlikte basında üniversitelerin özgürlüğünden çokça bahsedilmeye başlandı. Özcan’la birlikte, üniversitelerde olmasa da köşe yazılarında “üniversitelerde özgürlük” havası estirilir oldu. Bu havanın estirilmesinde Özcan’ın “Üniversitede tüm yasaklar kaldırılmalı, bilimsel yaklaşım temel olmalıdemesinin önemli bir payı var.

Ayağının tozuyla başkanlık koltuğuna kurulur kurulmaz türbanlı öğrencilerin okula girişlerinin önündeki kısıtlamaların yumuşatılması gerektiği yönündeki açıklamaları ile Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden bir öğretim üyesine açılan soruşturmanın kaldırılmasına vesile olması, YÖK’ün üniversitelerdeki uygulamalarının değişeceği yönünde sinyaller olarak görüldü. Özcan’ın açıklamaları sonrasında öğretim üyesine soruşturma açan Selçuk Üniversitesi rektörü, soruşturmanın “Kuran’da örtünme yok dediği için değil izinsiz olarak il dışına çıktığı için” açıldığını belirtme ihtiyacı duydu.

YÖK başkanının bu ve benzeri konulardaki söylemleri hükümetin çizgisiyle paralellik taşıyor. Yeni başkanın amacının “özgürlük” olmadığı açıktır. Onun tek bir amacı olabilir, bu da üniversitelerin Türk burjuvazisinin güncel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yapıya kavuşturulması. Nasıl ülkede normalleşmiş bir burjuva demokrasisi burjuvazi için bir ihtiyaç haline geldiyse, asli görevi burjuvazi için nitelikli işgücü yetiştirmek olan üniversitelerin de bu hedef doğrultusunda yeniden elden geçirilmesi gerekiyor. Bugün yaşanan tartışmalarsa, bu geçiş sürecinin sancılarından ibaret.

Özcan açıklamalarında, “üniversitelerin herkesin fikrini serbestçe söyleyebildiği, fikirlerin tartışıldığı yerler olmasının” YÖK yasasında kapsamlı bir değişiklik yaparak değil, uygulamalarda esneklik yaparak sağlanabileceğini söylüyor. Yani YÖK’ün varlığına halel getirmeden yapılacak birkaç düzenlemenin yeterli olacağını belirtiyor.

Oysa YÖK, faşist darbenin ardından kurulmuş; ilk icraatlarıyla üniversiteleri merkezileştirerek onları faşist rejimin mutlak denetimine tâbi kılmış, bununla da yetinmeyip iktidarın fikir ve uygulamalarıyla örtüşmeyen akademisyenleri ve öğrencileri üniversitelerden atmış bir darbe-cunta kurumudur. Üniversitelerin yönetimleri YÖK’le birlikte faşist iktidarın isteklerine uygun, bürokrasinin dalkavuğu, genellikle “intihallerle” unvanını yükselten akademisyenlere kaldı. Araştıran ve sorgulayan öğrenci profili yerine itaatkâr öğrenci profiline uygun bir neslin yetiştirilmesinin bir başlangıcıydı bu yıllar. Kuruluşundan itibaren “aykırı” öğrencilerin eylemlerine konu olan YÖK, her yılın 6 Kasımında kendisini protesto edenleri okuldan atarak ya da uzaklaştırarak, ailelerine çocuklarının eylemlere katılmak suretiyle “terör” suçu işlediklerini içeren mektuplar yollayarak öğrencileri “hizaya sokmaya” çalıştı.

Tüm bunlarla birlikte, üniversitelerde özgürlükten bu kadar dem vuran yeni başkanın geçmişteki icraatları da yapacaklarının teminatıdır. Özcan, 2005 yılında polis komiserlerinin ODTÜ dersliklerinde eğitim görmelerinin fikir babasıdır. ODTÜ’lü öğrencilerse polislerin üniversiteye üniforma ve silahlarıyla gelmelerini protesto etmek istemiş ve jandarmanın saldırısına maruz kalmışlardı. Bunun sonucunda 2 öğrenci okuldan atılmış ve 18’i uzaklaştırılmıştı. ODTÜ Disiplin Kurulunda bulunduğu süre içindeki icraatları, Özcan’ın özgürlükten ne anladığını ortaya koyuyor.

Özcan, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının üzerinden geçeceği bölgede yapılan sosyolojik araştırmalar sırasında bölge halkını etnik kökenine göre fişlerken de “özgürlük” anlayışına paralel yaklaşımını korumuştu! Akademik kariyerinde ise İslam ve polis konulu çok sayıda makale ve kitap bulunuyor: “Kanada’da Müslümanlar”, “Ülkemizdeki Cami Sayıları Üzerine Sayısal Bir İnceleme”, “Ne Öğretmeli, Nasıl Eğitmeli: Türk Polis Akademisi’nde Müfredat Sorunu”, “Türkiye’de Polis ve Politika İlişkisi” vb.

Yeni başkan, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumunun (USAK) Bilim ve Uzmanlar Kurulu Başkanlığını da YÖK başkanlığıyla birlikte yürütüyor. Bu tür kurumların daha ziyade istihbarat örgütleriyle içli dışlı çalışan, sömürülen ve ezilen kitlelerin nasıl daha iyi oyalanabileceği ve isyanlarının engellenebileceği konusunda egemenlere akıl veren kurumlar oldukları ortadadır. Bunların, egemenlerin egemenliklerini nasıl daha fazla genişletebilecekleri ve uzun ömürlü kılabilecekleri doğrultusunda “bilimsel çalışmalar” yaptıkları düşünüldüğünde, yeni başkanın niteliği hakkında daha iyi fikir sahibi oluyoruz.

Sonuç olarak, her alanda olduğu gibi üniversitelerde fikir ve örgütlenme özgürlüğünün, bilimsel-akademik özgürlüğün gerçek anlamda sağlanabilmesi, YÖK başkanının bahşedeceği kırıntılarla gerçekleşemez. Bu ancak öğrencilerin işçi sınıfıyla birlikte mevcut eğitim sisteminin ruhunu ve temel ilkelerini belirleyen kapitalizme karşı mücadele yürütmeleriyle gerçekleşebilecektir.