Asgari Ücret: Açlığa Talim

Suphi Koray

Sermayenin işçi sınıfına karşı saldırılarının giderek arttığı bir dönemden geçmekteyiz. İşçi sınıfının uğrunda ağır bedeller ödeyerek burjuvaziden söküp aldığı kazanımlar, onun örgütsüz ve dağınık olduğu koşullarda elinden alınmaktadır. Özellikle Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla birlikte sosyal hakların gasp edilmesi süreci hızlandı. İşçi ve emekçi kitlelerin insan gibi yaşamaları için ne maddi imkânları ne de zamanları var. Sosyal-kültürel gereksinimler bir, en zaruri ihtiyaçları olan beslenme, barınma sağlık gibi ihtiyaçlarını bile karşılamakta güçlük çekiyorlar. Çünkü üretenlere saatlerce çalışmaları karşılığında verilen ücret, ertesi gün işe yeniden gelebilmelerini dahi sağlamıyor çoğu durumda.

Yürürlükteki Asgari Ücret Yönetmeliğinde, asgari ücret, 'işçilere normal bir çalışma günü karşılığı olarak ödenen ve işçinin gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücrettir' şeklinde tanımlanmıştır.

şu anda yürürlükte olan asgari ücret brüt 488 YTL; kesintilerden sonra işçilerin eline geçen net para ise 350 YTL'dir. Brüt asgari ücretten 68,42 YTL SSK primi, 4,89 YTL işsizlik sigortası fonu, 62,31 YTL gelir vergisi, 2,93 YTL damga vergisi olmak üzere toplam 138,55 YTL kesinti yapılıyor.

Peki, asgari ücret yasada geçtiği gibi zaruri ihtiyaçları karşılamaya yetiyor mu? Türk-İş'in Temmuz ayında yaptığı bir araştırmaya göre, dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 1.611 YTL'dir. Yapılan araştırmada, dört kişilik bir ailenin sağlıklı bir biçimde beslenebilmesi için gerekli gıda harcamalarının toplamı, yani açlık sınırı 530 YTL'dir.

Açlık sınırının 530 YTL olduğu bu ülkede, asgari ücret 350 YTL'dir. Yani asgari ücretli bir işçi ailesi açlık sınırının altındaki koşullara mahkûm edilmektedir! Üstelik bu ailenin 'reisi'nin, işegitmek ve barınmak için harcadığı ulaşım ve kira masrafları da buna eklenecektir.Yine bunun yanında sağlık, eğitim, ısınma ve iletişim gibi zorunlu ihtiyaçlarda söz konusudur. Bunların da eklenmesiyle birlikte bir ailenin aylık zorunlugiderini ifade eden yoksulluk sınırı ortaya çıkıyor. Bu rakamsa 1.611 YTL'yeulaşmış durumda. Peki ya insanın diğer kültürel ihtiyaçları? Sinema, tiyatro, kitap vs.? Bunlar için işçi sınıfının ne parası ne de zamanı var. Hatta burjuvalara göre buna hakları bile yok! Kısacası bize verilen asgari ücret ile minimum düzeyde yaşayabilmemiz için gerekli olan ücret arasında uçurumlar var. Ama patronlara göre mevcut asgari ücret gereğinden fazla!

Patronların kurumu TİSK'in Danışma Konseyi Üyesi Nihat Yüksel'in 2004 Haziranında asgari ücret artışına dair yaptığı değerlendirme, üretenlere nasıl bir yaşamın reva görüldüğünü apaçık ortaya seriyor: '1 Ocak 2004'te asgari ücrette yapılan artış %38 oranında olup, 2003 yılı TÜFE ise %18,4 oranındadır. Bu artışın, hele yılın ikinci yarısında bunun da yükseltilmesinin, uygulanan ekonomik program ile bağdaşmadığı düşünülmektedir â?¦ İkinci altı ayda asgari ücrette yapılacak artışın neden olacağı maliyetlerin işverenlerce karşılanması konusunda ciddi tereddütler ve kaygılar bulunmaktadır.' Bir işçi ailesinin açlık sınırının bile altında olan asgari ücret, patronlar tarafından çok görülmektedir.

Rakamlara baktığımızda, yoksulluk sınırının asgari ücretin yaklaşık dört katı olduğunu görüyoruz. Peki, nasıl oluyor da asgari ücretle çalışan işçi ve ailesi ölmemeyi ve ay sonunu getirmeyi başarabiliyor? Sorunun cevabı, yukarıdaki oranda gizli: dört! Dört kişilik bir ailenin geçinebilmesi, yani ölmeyecek kadar 'iyi' koşullarda yaşayabilmesi için ailedeki fertlerinin hepsinin çalışması gerekiyor. Ancak bu sayede asgari derecede 'insani' koşullarda, yani yoksulluk sınırında yaşanabiliyor. Kapitalistler zaten daha baştan bunu göz önünde bulundurarak asgari ücreti belirliyorlar. Dolayısıyla eğitim görmesi gereken gençler, hatta çocuklar, çok kötü koşullarda ve düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyorlar. İşte burjuvazinin 'kutsal aile birliği' ancak tüm aile fertlerinin fabrikalarda birleşmesiyle sağlanıyor!

Son dönemde asgari ücretin ulusal değil bölgesel olarak belirlenmesi fikri gündeme getirildi. Amaç Türkiye'nin doğusunda bir 'Çin mucizesi' yaratmak, yani daha azgın sömürü koşullarını hayata geçirmek!

Aslında bölgesel asgari ücret fikri de, uygulaması da yeni değil. Asgari ücret uygulaması Türkiye'de 1969 yılında zaten il bazında başlatılmıştı. 30 Haziran 1974'te ise il bazında ücret belirlemeye son verildi ve yurt çapında asgari ücret uygulamasına geçildi. Sanayi ve Hizmetler Kesimi ile Tarım ve Orman Kesimi işçileri için daha önce Asgari Ücret Tespit Komisyonunca ayrı ayrı saptanan asgari ücret, 1 Ağustos 1989'dan beri her iki kesim için de ortak olarak belirlenmektedir.

Çalışma Bakanı Başesgioğlu, bölgesel asgari ücrete ekonomiye faydası olacaksa müspet yaklaştıklarını ifade etti. Ekonomiye faydadan, daha fazla sömürüyü anlayan bir burjuva bakanın böyle düşünmesi gayet doğal. Aşağıdaki sözler ise Türk-İş Genel Başkanı Salih Kılıç'a ait: 'Marmara'daki işçiye 350 YTL, Güneydoğu'dakine 150 YTL ödenmesi, rekabet açısından işverenleri de zora sokar'. İşçilerin ekonomik mücadele araçları olan sendikaların başına çöreklenmiş sendika ağalarının işçileri değil patronları düşünmesi ise sendikaların ve dolayısıyla işçi sınıfının hali pür melâlini gösteriyor.

Azami vergiyi asgari ücretli veriyor

Asgari ücretten kesilen vergiler de üzerinden atlanmaması gereken önemli bir konudur. İşçilerin aldığı 350 YTL'nin %40'ına tekabül eden 138 YTL'si kesiliyor. Patronların ödedikleri vergi işçilerin emeğini gasp ederek kazandıklarının yanında devede kulak kalmaktayken; işçilerin elindense kazandıklarının neredeyse yarısı alınmaktadır.

Bu 138 YTL'lik kesintinin 65 YTL'si vergidir. Buna karşılık diş protez ve laboratuvarlarının ödediği aylık gelir vergisi 31, deterjan sanayi ürünlerinin ticaretiyle uğraşanların 40,7, ayakkabı imalatçılarının 64, deriden mamul eşya imal edenlerin 43,6, mobilyacıların 62,7, lokantaların 55, kürkçülerinse 50 YTL'de kalıyor. Yasaları yapanlar burjuvalar olduğu için yasalar onların lehinde çalışıyor. En az asgari ücretliler kazandıkları halde en çok gelir vergisi verenler onlar.

Tüm bunlar apaçık ortadayken burjuva ekonomistlerine göre ücretlilerin ödediği vergi miktarı hiç de iddia edildiği gibi toplam içerisinde çoğunluğu oluşturmuyor. Yaptıkları hesaba göre yıllık toplam verginin ancak %15 kadarını işçiler ödüyor. İşçilerin ödediği gelir vergisi miktarını toplam vergi miktarına böldüğümüzde bu rakamı elde ederiz kuşkusuz. Oysa vergi yüzünden işçilerin sırtına binen yükü doğru hesaplayabilmek için işçilerin ödediği gelir vergisini toplam gelir vergisine oranlamamız gerekir. Bunu yaptığımızda toplanan gelir vergilerinin yaklaşık yarısının işçiler tarafından ödendiği sonucuna ulaşıyoruz. 1988'de yüzde 45,2 olan pay, 1994'de yüzde 50,9'a çıkmıştır.

Günün en az üçte birini çalışarak geçirmemize karşılık aldığımız aylık ücret açlık sınırı düzeyinde kalmaktadır. Mülk sahibi küçük bir azınlığın geri kalan büyük çoğunluğu sömürdüğü bu sistemde, işçilere insanca yaşamasına yetecek bir ücret verilmesi beklenemez! İşçi sınıfının kurtuluşu, kapitalist sistemi tüm dünya çapında ortadan kaldırmaktan geçiyor. Komünist Manifesto'nun sözleri işçilere yol göstermeye devam ediyor: 'Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek birşeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var! Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!'