AIDS: Çağımızın Yeni Vebası
Suphi Koray
İnsanlık tarihinde hastalıklarla mücadele önemli bir yer tutar. Cüzamdan vebaya, gripten AIDS’e kadar birçok hastalıkla boğuşmak zorunda kalan insan toplulukları, nüfuslarının çok ciddi bir kısmını da bu hastalıklar sonucunda kaybetmişlerdir. Tarihte pek çok kez, tıbbın yeteri kadar gelişmemiş olmasından dolayı, bazı salgın hastalıklar milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine yol açmıştır. Örneğin, 14. yüzyıldaki veba salgını Avrupa nüfusunun üçte birini yok etmişken, 1918 yılında başlayan İspanyol gribi salgını iki yıl gibi kısa bir süre içinde elli milyondan fazla insanın ölmesine yol açmıştır. Ticaret yollarının gelişimi ve bunun sonucunda insanlar arasındaki ilişkilerin sıklaşması, hastalıkların çok daha kolay ve kısa sürede dünyaya yayılarak salgın boyutuna ulaşmasının önünü açmıştır. Uygarlığın gelişmesine paralel olarak tıp ve bilim alanında da ilerlemeler olmuştur, fakat insanların salgın hastalıklar sonucu can vermesinin önüne hâlâ geçilememiştir.
Kuşkusuz bunda, insanlığın çıkarlarını değil ilk elde kârı gözeten bir sınıflı toplumda, yani kapitalizmde yaşamamızın temel bir rolü bulunuyor. Bu sistemin hastalıkları yok etmek bir yana, pazarı daha fazla geliştirmek için yeni hastalıklar üreten bir sömürü sistemi olduğu düşünülürse, bugün ölümcül olan pek çok hastalığın çaresinin “bulunamamasında” aslında şaşılacak bir şey de yoktur. Kapitalist bataklık her geçen gün yeni mikroplar üreterek çok daha büyük ve yok edici salgın hastalıkların doğmasına sebep olmaktadır. Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Dünya Sağlık Örgütünün “Güvenli Bir Gelecek” adlı 2007 yılı raporunda, son 40 yılda 39 yeni salgın hastalık türünün ortaya çıktığı açıklandı. Yani her yıl yeni bir tür salgın hastalık ortaya çıkmaktadır ki, tarihte bunun eşine rastlamak mümkün değildir.
Geçtiğimiz yüzyıl ortaya çıkan yeni hastalıklardan birisi AIDS’tir. Kısa sürede çağımızın en tehlikeli hastalığı haline gelen AIDS, ilk kez 1981’de ABD’de kaposi sarkoma (kemik, kıkırdak, deri ve lifli dokularda tutunan bir kanser türü) adlı bir hastalığın olağandışı artışı sonucunda tespit edildi. “Edinilmiş bağışıklık yetersizliği sendromu” sözcüklerinin İngilizce baş harflerinden oluşan AIDS, birkaç yıl içinde dünyanın dört bir köşesine yayılarak ölümcül bir salgın boyutuna ulaştı. Özellikle Afrika ülkeleri gibi gelişmemiş ülkelerde AIDS’in yol açtığı tablo çok daha yıkıcı oldu. AIDS, bulaştığı insanda bağışıklık sistemini zayıf düşürerek, vücudun hastalıklar karşısında savunmasız ve çaresiz kalmasına yol açıyor. Sonuç olarak, sağlıklı bir insanda bağışıklık sisteminin hızlı bir şekilde yok edebildiği mikroplar, AIDS hastalarında ölüme neden oluyor.
BM’nin geçen yıl yayınladığı rapora göre, dünyada 40 milyona yakın insan AIDS’in pençesinde boğuşuyor. Yine bu rapora göre, her gün 11 bin kişi, yılda ise 4,3 milyon kişi AIDS hastalığına yakalanmaktadır. Bugüne kadar AIDS yüzünden ölenlerin toplam sayısı 25 milyon iken, sadece geçtiğimiz yıl 2,9 milyon kişi bu amansız hastalık yüzünden hayatını kaybetmiştir. Üstelik dünyayı kana bulayan emperyalist sistemin bir kurumu olan BM’in yayınladığı rakamların gerçeğin çok altında kaldığı da su götürmez bir gerçektir. Kapitalizmin eşitsiz doğası sonucu sağlık hizmetine ulaşamayan yoksul kesimleri ve AIDS hastalarının cüzamlı gibi toplum dışına itilmekten korkup hastalıklarını gizlediklerini göz önüne aldığımızda, hastalığı taşıyan insan sayısının 40 milyonun çok üzerinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Peki bu ölümcül hastalık nasıl ortaya çıktı? İlk hastalık vakası 1981’de tespit edilmiş olmasına karşın, AIDS’in tarihi daha öncesine gidiyor. Bu yeni hastalığın farkına varılmasından dört yıl sonra, hastalığa sebep olan ve cinsel ilişkiyle, kan yoluyla ve anneden bebeğe geçerek insandan insana bulaşan HIV virüsü tanımlandı. Yapılan araştırmalarda, virüs ilk kez 1959 yılında Kongolu bir kişiden alınmış kan örneğinde bulundu. HIV virüsünün nasıl ortaya çıktığı ve insanlara nasıl geçtiği konusunda tam bir netlik bulunmuyor. Ancak “virüsün insana maymunlardan geçtiği” görüşü ilgili bilim camiasında yaygın kanı halini almış bulunuyor. HIV’in tespitinden sonra yapılan araştırmalarda, bu virüsün maymunlarda bulunan başka bir virüsle benzer özellikler taşıdığı görüldü. Maymunlardaki bu virüsün insanlara nasıl geçtiği konusunda da çeşitli teoriler ortaya atıldı. Aynı çevrelerde hâkim olan kanı, bu virüsün Orta Afrika’daki bir maymun türünden insana geçtiği ve dünyaya yayıldığı yönündedir. Bu çerçevede ileri sürülen teoriye göre, maymun eti yiyen insanlara bir şekilde geçen virüs, insan vücudu içerisinde değişikliğe uğrayarak, zararsız bir virüsten ölümcül bir virüse dönüşmüştü. Böylece salgın bir hastalık olan AIDS ortaya çıkmıştı.
Ancak bazı araştırmacıların ve bilim insanlarının bu konudaki çalışmaları, bu hakim teorinin doğru olmadığını gösterdi. Yüz binlerce yıldır maymunlarla birlikte yaşayan Orta Afrika’daki bu insanlara neden şimdiye kadar bu hastalık bulaşmamıştı? HIV neden 1950’lilerde ortaya çıkmıştı ve biyolojik tarih açından çok kısa bir süre olan on yıllar içinde küresel bir salgın boyutuna nasıl ulaşabilmişti? Bu soruların cevabı kapitalizmin uyguladığı sağlık politikalarında gizliydi. AIDS’in ortaya çıkış tarihi ve yeri, çocuk felci aşısının ilk kez denendiği tarih ve yerle çakışıyor. 1957-1960 yılları arasında Kongo civarındaki bir milyon kişi üzerinde çocuk felci aşısı denemeleri yapılmıştı. AIDS de ilk kez Kongo’da bu aşıların denenmeye başlanmasından hemen sonra görülmüştü. Ayrıca, 1980’de Afrika’da teşhis edilen 28 AIDS vakasından 23’ü, bu aşıların yapıldığı merkezlerin yaklaşık 300 kilometre civarındaki yerleşim birimlerinde ortaya çıkmıştı. Bu verilerin ışığında, HIV virüsünün bu aşıların üretiminde kullanılan maymun böbreği dokularından insanlara bulaştığına dayanan karşıt bir teori ileri sürüldü.
HIV’in kökenine dair bu yeni teori, “saygın” bilim çevreleri tarafından pek hoş karşılanmadı ve çürütülmesi için hemen çalışmalara başlandı. Nature ve Science gibi “saygın” bilim dergileri, kendi dallarında uzman bilim insanlarının çocuk felci aşısı teorisine dair makalelerini bile yayınlamayı reddetti. 1957’den önce AIDS’e yakalanmış bir hastanın bulunması çocuk felci aşısı denemelerini yapanları suçsuz kılacaktı. Nitekim İngiliz bir denizcinin bu tarihten daha önce AIDS yüzünden öldüğünün klinik testlerle ispatlandığı duyuruldu. Ancak daha sonra bu denizcinin AIDS’ten ölmediği ve tahlillerin doksanlı yıllarda AIDS’ten ölen başka birinin tahlilleriyle “karıştığı” ortaya çıktı. İnsan sağlığı gibi hayatî bir konuyu iş edinse de, burjuvazinin hizmetinde olan her sektör gibi, bilim de, aynı telden çalıyor, gerçekleri çarpıtmak, efendisinin suçunu gizlemek için her türlü yalana ve hileye başvurabileceğini gösteriyordu.
AIDS’in ortaya çıkış yeri ve zamanının aşılama kampanyası ile çakışması, aşının benzer bir virüsü insanlara geçirmiş olması, muhafaza edilen aşıların test ettirilmesinin kabul edilmemesi ve her şeyden önce de kapitalist sistemde paranın insan sağlığından önce geldiği gerçeği, bu muhalif teoriyi akla yatkın kılıyor. Kullananlar üzerinde ne tür etkilerinin olacağı bilinmeyen ilâçların Afrika’nın yoksul halkları üzerinde denenmesi, ilâç tekellerinin başvurduğu klasik bir yöntemdir. Novartis, Pfizer gibi birçok dev ilâç tekeli, Afrika’daki çocukları adeta denek hayvanı gibi kullanıp ciddi sağlık sorunlarına, hatta ölümlerine dahi yol açmaktadır.
Hakeza AIDS belâsının yarattığı sorunlardan dünyada en fazla muzdarip olanlar da bahtı kara Afrika halklarıdır. Emperyalist çıkarların kıskacında birbirlerine kırdırılan, açlıkla ve susuzlukla boğuşan Afrikalılar, bir de AIDS gibi salgın hastalıkların pençesinde kıvranıyorlar. Bugün dünyada bilinen 40 milyon AIDS hastasının 25 milyonu, Sahra-altı Afrika’da yaşıyor. Bölge halkının yaşadığı açlık, susuzluk ve sefalet koşulları, AIDS hastalığının hem yayılmasını hızlandırıyor, hem de hastalığın çok daha kısa sürede ölümle sonuçlanmasına sebebiyet veriyor. Örneğin 1990’da Güney Afrika’da ortalama yaşam süresi 64 iken, bugün 51’e inmiştir ve önümüzdeki yıllarda daha da düşeceği tahmin edilmektedir. AIDS’in en büyük yıkıma yola açtığı Afrika ülkelerinden biri olan Tanzanya’da ise ortalama yaşam süresi 44 yıla inmiş durumdadır ve on binlerce çocuk, anne ve babasını bu hastalık sonucu yitirerek yetim ve öksüz kalmıştır. 2006’da AIDS’ten ölen 3 milyona yakın kişinin 2 milyonundan fazlası Afrika’dandır. Her yıl yaklaşık 3 milyon kişinin AIDS hastalığına yakalandığı Afrika’da, bu gidişata bir çözüm bulunamazsa, 2025 yılında hasta sayısının 90 milyonu bulacağı öngörülüyor ki, bu da kıta nüfusunun %10’una tekabül etmektedir.
2005 tarihli BM raporunda, Afrika’da 16 milyon AIDS hastasını kurtarmak, 43 milyon insanın da hastalığa yakalanmasını önlemek için 200 milyar dolara ihtiyaç duyulduğu, daha iyi tedavi koşulları sağlansa bile AIDS’ten ölenlerin sayısının 67 milyonu bulmasının beklendiği belirtiliyor. Her yıl savaş endüstrisine ayrılan 1,2 trilyonun yanında 200 milyar, küçük bir rakam gibi dursa da, kapitalizm, dolarlarını hastaları sağaltmak için değil, Afganistan’da, Irak’ta ve Afrika’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi insanları öldürmek için kullanıyor.
AIDS hastalarının daha uzun süre hayatta kalabilmeleri için iyi koşullarda ilâç tedavisi görmeleri şart. Hastalık, bağışıklık sistemini çökerttiği için tüberküloz, hepatit gibi fırsatçı hastalıklar, iyi beslenemeyen güçsüz bedenlerde ölümü çabuklaştırıyor. Açlığın ve susuzluğun zayıf düşürdüğü Afrikalılar, AIDS karşısında çaresiz kalıyorlar. Bir AIDS hastasının yıllık ilâç masrafı on bin dolara kadar çıkabiliyor. Açlıktan ve susuzluktan milyonların öldüğü yoksul Afrika’da bu ilâçları alabilmek ise nerdeyse imkânsız. Resmi rakamlara göre tüm dünyada, AIDS hastalarının sadece %28’i hastalığın gelişimini yavaşlatan ilâçlara ulaşabiliyor. Afrika’da ise bu oran çok daha düşük seviyede bulunuyor. Üstelik her yıl HIV bulaşan insan sayısı artarken, AIDS ilâçlarını temin edebilenlerin sayısı gittikçe azalıyor.
Hastaların AIDS ilâçlarına erişimlerinin, bu kadar zor ve sınırlı olmasının nedeni, dev ilâç tekellerinin yürüttüğü politikalardır. Bu tekeller, bir yandan HIV taşıyan çocukları ebeveynlerinin rızasını almadan laboratuar deneği olarak kullanıp işleri bittiğinde bir kenara atarken, bir yandan da ucuz ilâç üretimini engelleyerek milyonlarca hastayı ölüme mahkûm ediyorlar. AIDS’i yavaşlatıcı ilâçların patentlerini kasalarında saklayan bu tekeller yüzünden ilâçların benzerleri üretilemiyor. Patent yasasını çiğneyen Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi ülkeler ise, uluslararası tekellerin baskıları sonucu jenerik (orijinal olmayan) ilâç üretimini kısıtlamak zorunda kalıyorlar. İlâç tekelleri, yıllık 730 milyar doları bulan bu kanlı ve kârlı pazarı kaybetmek istemiyorlar. Yani kapitalizmin temel yasası burada da aynı şekilde işliyor: Önce kâr! Kazanılacak dolarlar, emperyalizm için insan hayatından daha önemli. G-8 zirvelerinde alınan kararlar veya BM’nin düzenlediği AIDS’le mücadele konferansları sorunu çözmek bir yana, oyalama, göz boyama ve kandırmacadan ibarettir. Keza bugüne kadar verilen hiçbir söz tutulmamıştır.
Hiç kuşkusuz AIDS gibi bir hastalığın salgın boyutuna varıp yok edici bir tehlike haline gelmesinin de, Afrika veya Güneydoğu Asya gibi bölgelerde AIDS’in toplumsal felâket haline gelmesinin de sorumlusu, kapitalist-emperyalist sistemden başkası değildir. Dolayısıyla emperyalist sistemin kurumlarından AIDS’e çözüm bulmasını beklemek saflık olur. AIDS’in çağımızın vebası olması kapitalist-emperyalist sistemin suçudur.
İnsanlık, AIDS de dâhil olmak üzere tüm hastalıklara çözüm üretebilecek olanaklara sahiptir. Ancak kapitalizm, bu olanakların insanlığın yararına kullanılmasının önündeki en büyük engeldir. Kapitalizmin insanı değil kârı baz alan doğası, sorunları çözmek bir yana, ondan kâr elde etmenin yollarını arar. Sonuç olarak, bütün hastalıkların müsebbibi kapitalizmdir. Bütün hastalıkların devası da bu kapitalizm mikrobuna karşı verilecek mücadelededir.
