1 Mayıs Mitingleri ve Bilinç Altına Atılmış Korkularımız

Yıllardır ilk kez, ilk 1 Mayıs mitingine katıldığımda hissettiğim duyguları net bir şekilde hatırladım. Bu yıl 1 Mayıs, son dönemlerde yaşanan şovenizm dalgasının ortasında ve Kadıköy meydanında kutlanacağı için, işçilerin kafasında 'acaba bir şey olacak mı?' sorusu diğer yıllardan daha belirgindi. Bütün bunlar benim de, katıldığım ilk mitingde neler hissettiğimi, beynimin bir köşesine atılmış, unutulmuş eski duygularımı hatırlamama neden oldu.

Yıllar önce üniversitede öğrenciyken ilk 1 Mayıs mitingine katılmam, arkadaşlarımın çağrısıyla olmuştu. Oraya çok fazla korkarak gitmemiştim ama yine de 'acaba bir şey olur mu?' endişesi yaşamıştım. Ve eğer çağrılmasaydım oraya gitmek için bir istek hissetmeyecek ve güvendiğim birilerine rastlayana kadar daha yıllarca alanlara gitmeyecektim.

O zaman alanda gördüğüm şeyler çok garip duygular yaşamama sebep olmuştu. Miting alanında işçilerden biri slogan atıyor, diğerleri de ardından o sloganı tekrarlıyordu. Mitingde benimle birlikte olan arkadaşlarım kitlenin attığı slogana eşlik ettiğinde, ben de onlara katılma zorunluluğu hissediyordum. İçim öyle bir soğumuş, öyle bir soğutulmuştu ki, slogan atarken duyduğum coşkusuz, korkak sesim bana içimde yabancı birinin ortaya çıkması gibi geliyordu. Bu bağıran ben miydim? Etrafımdakilere baktığımdaysa dehşete düşüyordum, ben de onlardan biri gibi bağırabilir miydim? Hele yumruğunu inatla kaldıranlara ne demeli? Herhalde öyle biri olamazdım! Onlar bana doğuştan coşkulu, inatçı, savaşçı insanlar gibi gelmişlerdi.

Onları böyle yapan şey neydi? Ben, içimde öyle coşkulu slogan atılmasını hissettirecek duygular yaşasam bile utanırdım öyle bağırmaya. Atılan sloganlar da henüz benim için bir şey ifade etmiyordu. Ben bir öğrenciydim ama işçi çocuğuydum, işçi olacaktım, asla sınıf atlamak gibi hayallerim olmamıştı. Kendimi mücadeleci bir insan olarak tanımlıyordum, hayatı sorguluyordum, öğrenmeye çalışıyordum, her önüme gelene soracak çok şeyim vardı. Ama tüm bunlara rağmen alanda ruhsuz bir şekilde duruyordum. Slogan atılmasa da, ben de bu utançtan kurtulsam diye düşünüyordum.

Kendimle ilgili bu tür rahatsızlıklar yaşarken, birbirine benzeyen yüzleri, birbirine benzeyen elleri, aynı türde giyinen, yaşamları aynı olan insanları, yani işçileri, geleceğimi gördüm. İlk kez o kadar çok işçiyi bir arada görüyordum. Yağmurlu bir gündü, ona rağmen görebildiğim en çok işçiyi o gün görmüştüm. Bir sınıf olduğumuzu çok net olarak bilmiyor olmama rağmen mücadele etmemiz gerektiğini biliyordum, ama nasıl yapılacağı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sınıfımızın gücünün ne olduğunu, sınıfımızın mücadele tarihini bilmiyordum, ve en önemlisi düşmanımızın kimler olduğunu net olarak bilmiyordum.

O gün mağarada yıllarca kalmış, sonra gün ışığına çıktığında dışarıdaki hayattan ve gün ışığından dehşete düşen bir insanın duygularını yaşamıştım. Hissettiklerimin normal olmadığını algılamıştım ama neden o duyguları yaşadığımı ancak yıllar sonra anlayabiliyorum.

O günden sonra her yıl 1 Mayıslara katıldım. Her katıldığımda, oraya ait olduğumu daha derinden hissetmeye başladım. İşçi olduktan sonra ve en önemlisi yıllar içinde sınıfımızın tarihini öğrenmeye başladıkça, mücadele günlerinin önemini anlamaya, daha coşkulu olmaya başladım. Benim ve tüm işçilerin ortak talebi olan sloganlara sadece katılmakla kalmadım, başka sloganlar attırılarak kafası karıştırılmak istenen alandaki tüm işçi kardeşlerimin de duymasını sağlayacak şekilde haykırmak istedim ve hâlâ aynı duyguları yaşıyorum.

1 Mayıs denince etrafımızdaki işçi arkadaşlarımızdan çoğunun aklına provokasyon görüntüleri gelir ve böyle günlerde alanlara gelmekten korkarlar. Yalnızca miting alanlarına gitmekten mi korkarız? Sendikalı olmaktan, hakkımızı aramaktan, işyerlerinde amirlerin, şeflerin baskılarına karşı dik durmaktan, düşüncelerimizi açıklamaktan, düşünce sahibi olmaktan, dünyayı anlamaktan, kısacası her şeyden korkarız. Sabah evden işe, akşam işten eve geliriz; yolda gelirken önümüzde biri ölmüşse onu görmüş olmaktan korkarız, şahit yazarlar diye. Yaşamaktan korkarız kısacası. Neden bu kadar çok korkuyoruz?

'77 1 Mayısında, Taksim meydanında 500 bin işçinin buluştuğunu, alana 'acaba bir şey olur mu?' sorusunu sormadan gittiklerini, kadın işçilerin kocaları mitinge katılmasa bile hem alanda hem de dönünce evde sopa yemekten korkmadıklarını, genç işçi kızların kapının arkasına konan sopalara rağmen evden kaçarak işçi arkadaşlarıyla alanda buluştuklarını o günleri yaşayanlar coşkuyla anlatıyorlar ve biz böyle korkular yaşamadık diyorlar. Ama bugün, aslında 'dünyayı değiştirecek güçteyim' diye cesaretle ayağa dikilmesi gereken gençler, eylemlere binbir tereddütle katılıyorlar. Ne oldu, genlerimiz mi bozuldu, korkak bir nesil mi olduk? Kuşkusuz hayır. Çünkü kişiliğimizi, korkularımızı belirleyen şey genlerimiz değil, içinde bulunduğumuz ortamdır. Tüm toplum üzerindeki ruh hali tek tek her birimizde ifadesini bulur.

Korkularımızın kaynağını bildiğimizde onu aşabilmemiz daha kolaydır. Yaşadığımız dünyadaki her sorunun (yoksulluk, açlık, savaşlar, çevre, kadın sorunu, tecavüz, trafik kazaları, iş kazaları ve daha nicesi) kaynağının bu sömürü sisteminden, kapitalizmden kaynaklandığını, dünyanın neresinde olursa olsun, dili, dini, milliyeti ne olursa olsun tüm işçilerin aynı sorunları yaşadığını, bu sorunlardan kaçıp kurtulmanın bireysel olarak mümkün olmadığını, bireysel kurtuluşun tek yolunun toplumsal kurtuluştan geçtiğini öğrendiğimizde, bizi dönem dönem karanlıklara ve korku seline iten şeyin bu sistemden kaynaklandığını daha net görürüz.

Korku, insan olmamızın önünde engeldir; korku bizi birbirimizden ayırır, sosyalleşmemizi, insanca paylaşımlar yaşamamızı engeller, bencilleştirir. Korku, bizi korkakça yaşamaya mahkûm eden kahrolası kapitalist sistemi yıkmak için örgütlenmemizi engeller. Korkuyu yenmek için, korkuyu yaratanlara karşı, biz işçileri açlığa, sefalete iten, bizi kör karanlıklar içinde cahil, aptal ve çaresiz bırakan kapitalist sınıfa karşı mücadele etmeliyiz.

Kapitalist sınıf birleşmememiz, örgütlenmememiz için sürekli bizim bireyci yönlerimizi pekiştirmeye uğraşır. Tüm araçlarını kullanarak bizi onun sistemini savunan, onun istediği gibi düşünen köleler haline getirmeye çalışır. Ailelerimiz (işçi anne ve babalarımız), akrabalarımız, arkadaşlarımız ve öğretmenlerimiz (işçi olduğunun farkında bile olmayan, köle terbiyeciliği rolünü benimsemiş işçiler!) tarafından sürekli başkalarının aklına (en çok da işçi arkadaşlarımızın, sınıf kardeşlerimizin kurtuluş yolunu gösteren fikirlerine!) uymamamız, kendi kararlarımızı kendimizin vermesi gerektiği fikri sokulmaya çalışılır kafamıza. Örgütlenmeden hiçbir sorunumuzu çözemeyeceğimizi öğrendiğimiz ilk mücadele aracımız olan sendikalara dahi üye olmamamız söylenir bizlere. Yani yapayalnız, bireyci, çıkarcı bir insan olmamız için her türlü telkinde bulunularak bu sistemin devamının garantisi sağlanır. Bu sistemdeki egemenlerin, ezenlerin, yani burjuvaların çıkarı için bizler Nazım Usta'nın dediği gibi kör karanlıklar içindeki akrepler gibi oluruz.

Korkularımızdan nasıl kurtuluruz? Karanlıkta beklemekten hoşnut olanlardan çok, karanlıktan çıkmaya çabalayanlara diyeceğim var; araştırmadan, öğrenmeden, öğrenmek için daha çok çaba harcamadan, bizi öğrenmekten alıkoyan kim olursa olsun ona kuşkuyla bakmadan, yalnız sistemi değil öğrendiklerimizi de sorgulamadan, öğrendiklerimizi bir başkasına ulaştırmadan, birbirimizin ellerinden tutup karanlıktan çıkarmadan kurtulmamızın olanağı yok. Kendi kendimize doğruları öğrenmemizin ve mücadele etmeyi kavramanın imkânı yok. Öğrendiğimiz doğruları inatla her yerde, her zaman anlatmalı, doğru fikirleri yaymaya çalışmalıyız. Çünkü boş bıraktığımız yerleri burjuvazi mutlaka dolduruyor!

bir kadın eğitim emekçisi