1998 Makine Kalıp Grevi Deneyimi

Esenler’den bir metal işçisi

Burada size üzerinden 13 yıl geçen bir örgütlenme mücadelesinin olumlu ve olumsuz yönlerinden bahsetmek istiyorum. 1996 yılı 8 Ağustosunda İstanbul Davutpaşa’da bulunan Şişecam’a bağlı Cam-İş Makine Kalıp fabrikasında işe başladım. Bu fabrikada toplam 360 işçi çalışmaktaydı. Bunların 120’si, patronların “beyaz yakalı” diye nitelendirdikleri teknik ve büro işlerini yürüten ve sendikalaşmanın kapsamı dışında bırakılan işçilerdi. Geri kalan 240’ı ise metal işçisi. Şişecam’a cam makinesi ve yedek parça üretmenin yanı sıra, orduya füze rampası ve tank gövdesi diskleri imal ediyorduk.

1997 Mart ayında bayram tatillerinin kaldırılmasının ardından tüm bölümlerde bir huzursuzluk başladı. Tüm işçiler 4 günlük bayram tatilinin 2. günü işe gelecek olmaktan dolayı huzursuzdu. Bu durum işçilerin planlarını ve sinirlerini bozmuştu. İşyerinde duyuru üzerine duyuru yayınlanmaya başlandı. Her şey bir askeri idare biçimini andırıyordu. Bu kurallar ve duyurular, “biz bu kadarını askerde bile görmedik” diyen genç işçilerin gündelik sohbet konusu olmuştu. Fabrikanın montaj bölümünde eskiden başka fabrikalarda çalışmış sınıf bilinçli işçilerce bir ekip oluşturulmuş. Bu ekip, işçilerin tepkilerini nasıl sendikalaşma yönünde çeviririz diye planlar yapmaya başlamış. Yemek ve çay paydoslarında, bu huzursuz gözüken işçilerin yanlarına giderek “olanlardan şikâyet etmeyin, bir şey yapacak mısınız onu söyleyin, bir şeyler yapmayacaksanız, kendi aranızda patrona küfrederek bunların değişeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz” diyorlarmış. Bu ekip bir iki ay içerisinde kendi bölümlerini örgütlemeyi başarmış. Bayram tatilinin zorunlu fazla mesai olmasını da iyi değerlendirerek tüm bölümlere, “bayramda çalışılır mı, biz montaj bölümü olarak çalışmıyoruz” diye duyuru yapmışlar.

Fabrikanın fısıltı gazetesi sayesinde tüm fabrikada, işçilerin bayram tatilinde zorunlu fazla mesaileri boykot edeceği konuşulmaya başlandı. Bayram tatilinden bir gün önce, yemekte, metal tabldot tabaklarına çatal ve kaşıklarla vurmak suretiyle bir eylem başlatıldı. Bu sesten yemek yiyemeyen müdürler anında yemekhaneyi terk ettiler. Yemekhaneden gelen gürültü diğer bölümlerden ve personel binasından bile duyuluyordu. Bunun üzerine acilen bir yazı asıldı duyuru panolarına: “Bayram tatilinde zorunlu mesailer kaldırılmıştır.” Müdürler ve şefler ne kadar hızlı çalışıyor diye alay konusu oldu bu mesele. Bu olayın sonunda, işin başını çeken montaj işçileri fabrikadaki tüm bölümleri dolaşmaya başladılar. Zorunlu mesaiden kurtarılan bayram tatilinde kimse hiçbir yere gitmeyecek dediler. İşçiler bu bayram tatili boyunca gizli toplantılar yapacakmış. İşte bunu da fısıltı gazetesi yayıyordu.

O gün tüm işçilerde büyük bir heyecan vardı. O süklüm püklüm tezgâh başındaki işçiler gitmiş, yerine öfkesi gürbüz, korkusuz, bambaşka işçiler gelmişti. Akşama doğru birkaç işçinin işten atılacağı yine fısıltı gazetesinin gündemine düştü. Montaj işçileri herkesten imza topladılar ve tek bir işçi bile atılsa bunun sorumlusunun genel müdür olacağını duyurdular. Biz tüm işçiler fabrikada ilk defa şalteri indiriyorduk ve fabrika büyük gürültüden büyük sessizliğe geçiyordu. Tüm işçiler montaj bölümündeki deneyimli işçilerin ağzına bakıyor, onların vereceği talimatları bekliyorlardı. Bu arada fısıltı gazetesi biz tanımadığımız halde onları bize anlatmıştı. İsimlerini bilmiyorduk ama methiyelerini çok duyuyorduk. Daha sonra öğrendik ki bunlar üç kişilik bir ekipmiş, etraflarında da 9 kişiden oluşan bir ekip daha kurmuşlar. İşçilerin arasında yapılan piknikler ve maçlarla da bu sayıyı 40-50’ye kadar çıkarmışlar. Fısıltı gazetesinin muhabirlerini de işte bu 40-50 işçi oluşturuyormuş.

Bayram tatilinde hummalı bir sendikalaşma çalışması yapıldı. Tatil dönüşünde tüm işçilerin neredeyse %70’i sendikalıydı. Bunun vermiş olduğu rahatlıkla, işyerinde fazla mesailere çağrıldığımızda ya da keyfi olarak bölümler arası iş değişiklikleri yapmak istediklerinde şeflere ve ustabaşlarına karşı tepki gösteriyorduk. Bu durumun oluşturduğu etki-tepki sonucunda şefler ve müdürler işçiler üzerinde baskıyı ve psikolojik basıncı arttırdılar. İşveren işyerinde sendikalaşma olduğundan bir şekilde haberdar olmuştu, ama başı çekenlerin kim olduğunu bilmiyordu. Montaj bölümünde haftanın son çalışma günü olan Cuma günü işçilerden birisi, bu baskılar yüzünden çalışma isteğinin kalmadığını söyleyerek ve İngiliz anahtarını fırlatarak, yüksek sesle “bu kadar da olmaz ki” diye bağırarak, çevresindeki diğer işçileri başına toplamıştı. Bölüm şefinin “ne oluyor orada, dağılın” demesi üzerine tüm işçiler, o işçiyle birlikte oturma eylemi başlattılar. Bunu duyan diğer bölümlerdeki işçiler, montaj bölümünü yalnız bırakmamak için aralarında tartışmaya başladılar. Daha önce bahsetmiş olduğum 9 kişilik ekip işbölümü yaparak montajdaki tüm işçileri diğer bölümlere gitmek üzere yürüyüşe geçirdiler. Montajda çalışan işçiler bizim bölüme geldiğinde bizler bir an şaşırdık, heyecanlandık, ne yapacağımızı bilemez hale geldik. Gelen işçiler yüksek sesle “şalteri indir, makineleri kapat” uyarıları yapıyorlardı. İşçilerin bir kısmı hemen makineleri durdurdu. Gelen işçiler makineleri durmayan işçilere, demir çubuklarla makinelere vurmak suretiyle makineleri kapat uyarısı yaptı. Bir dakika geçmemişti ki, tüm makineler susmuştu.

Bizim bölümle montaj bölümü birlikte yürüyüşe geçtik. Diğer bölümlerde de iş durmuştu, işçiler bizi bekliyordu. Tüm fabrika yürüyüşe geçtik. Sloganlarla yönetim binası önünde toplandık. Genel müdür bizim yanımıza geldiğinde eli ayağı titriyordu. Bu işi kimin başlattığını ve ne istediğimizi sordu. İşçilerden bazıları, kimin başlattığından sana ne diye onu tersledi. “Bu işyerinde bize artık eskisi gibi baskı yapamayacaksınız” diye bağırdı işçilerden biri. İşçiler hep bir ağızdan bir karmaşa içerisinde sorunlarını yüksek sesle genel müdüre haykırmaya başladı. Genel müdür taleplerimizin hepsinin karşılanamayacağını, bazılarının karşılanabilir olduğunu ve bu talepleri yönetime bildireceğini söyleyerek oradan ayrıldı. Biz, o esnada geriye kalan, sendika üyesi olmayan tüm işçilerin imzalarını alarak üye formlarını doldurttuk. Yüksek bir yere çıkan bir arkadaşımız bu işin artık sendikasız olmayacağından bahsetti. O akşam saat 4’e doğru tüm işçiler artık sendikalı olmuştu. Akşam saat 5’te, 3 kişilik ekibin, toplantıda konuşan tüm işçilerin ve yüksek yere çıkıp konuşma yapan işçi de dâhil 10 kişinin işten atıldığı tüm fabrikada duyuldu. Bunun üzerine biz fabrikayı terk etmeme kararı aldık.

Direnişimiz fabrikanın içinde montaj bölümünde başladı. Fabrikanın çevresine toplanan 1500’ün üzerinde çevik kuvvet ve 100’ün üzerinde sivil polis fabrikayı ablukaya almıştı. Biz, işgalin ilk saatlerinde direniş komitesi oluşturduk. Direniş komitesi, fabrikaya yapılabilecek bir saldırı karşısında, kapıların içeriden kaynaklanarak savunma pozisyonunun alınması kararını aldı. Aynı dakikalarda basın canlı yayın araçlarıyla fabrikanın etrafına gelmişti. Bizler sendikanın da yönlendirmesiyle basına sesimizi duyurmak için 240 işçi hep bir ağızdan “Yılgınlık Yok Direniş Var”, “Direne Direne Kazanacağız”, “Atılan İşçiler Onurumuzdur”, “Makine Kalıp’a Sendika Girecek” sloganlarını attık. Direnişimiz 2 gün fabrika içerisinde devam etti. NTV yeni kurulmuştu ve direnişi canlı yayında duyurdu. NTV aracılığıyla da BBC’den yayın yapılmıştı. Ulusal ve uluslararası basında direnişin yayınlanması vesilesiyle, Şişecam yönetimi bizimle görüşeceğine dair açıklama yaptı. Sendikanın yetki alması resmi prosedüre göre 3-6 ay sürebiliyordu. Direniş sayesinde 2 gün içerisinde sendika toplu sözleşme yetkisi aldı.

İşyeri komitesi, işyerine sendikanın girmesi üzerine temsilci seçimlerinin yapılmasında önemli rol oynadı. Ben bu komitenin içerisinde etkin rol oynayan biriydim ve işçi arkadaşların onayıyla baştemsilci seçildim. Böylece işyerinde toplu iş sözleşmesi sürecimiz başlamış oldu. Toplu iş sözleşmesinin en önemli ve birinci maddesi, atılan 10 arkadaşımızın işe geri alınmasıydı. Toplu sözleşme sürecinde işyeri komitesi toplu sözleşme hazırlama ve yürütme komitesine dönüştü. Ben eski komite üyesi ve yeni temsilci olarak toplu sözleşme görüşmelerinin tüm ayrıntılarını fabrika yemekhanesinde işçi arkadaşlara doğrudan aktardım ve bu konuda onların görüşlerini ve taleplerini aldım. Sözleşmemize en sonunda idari maddeler denilen ve yeni işten atmaların önünü açan esnek çalışma, esnek üretim gibi saldırıların da eklenmek istenmesi üzerine görüşmeler tıkandı. Bu süreçte komite, çok işlevli çalışamadığı için taleplerimizi ve karşı çıkış noktalarımızı tüm detaylarıyla aktaramadık. İşçiler de fikirsel anlamda ikiye bölünmüştü. Buna rağmen, komitenin çoğunluğu bu şartlar kabul edilmediği sürece iş barışının sağlanamayacağı düşüncesiyle, tüm işçilerin ve sözleşmenin geleceği kaygısıyla grev kararının kaçınılmaz olduğu sonucuna vardı. 27 Aralık 1998’de greve çıktık. Grevden önceki komitenin tüm işçileri temsil etmediğini düşünerek, grev komitesini diğer bölümlerden arkadaşlarla genişleterek yeniden oluşturduk.

Greve çıktığımız ilk günler grev komitesi nöbet çizelgesini oluşturdu. Grevin bir an önce kazanılması için komite, birkaç toplantı düzenledi. Bu toplantılarda, grevin diğer işyerlerine ve sendikalara duyurulması, dayanışma ağının örülmesi, onbeş günde bir basın açıklaması yapılması, Şişecam Genel Merkezi’ne protesto yürüyüşü düzenlenmesi, Davutpaşa Sanayi Havzası’nda grevi anlatan bildiriler dağıtılması gibi kararlar aldık. Tüm bu kararlar mantıklıydı, fakat işçiler alınan bu kararları çok kısa bir sürede hayata geçirmek ve sonuç almak istiyorlardı. Oysa bunun olması için zamana ve uygun koşulların oluşmasına ihtiyaç vardı.

Tüm işçi arkadaşlar greve çıktığımızda işverenin üretimin durmasından dolayı geri adım atacağını, grevin bir an önce olumlu sonuçlanacağını düşünüyorlardı. Bizim yeterli tecrübemizin olmamasından kaynaklı, grevin başlangıç ve bitiş süresine ilişkin yanlış beklentiler içindeydik. Grevi ziyaret eden, daha önce grev yaşamış sendikalı ağabeylerimizden öğrendikten sonra anladık ki, grevin başlangıç tarihi bellidir ama bitiş tarihi mücadelenin seyrine ve işçilerin örgütlülük düzeyine bağlıdır. Biz sendikal çerçevede örgütlenmiştik, fakat bizden önceki grevlerin deneyimini birer ders materyali olarak öğrenip “sınıf bilinci” denilen bilince ulaşamadığımızdan, komitenin aldığı kararlar birtakım eksiklikler içermekteydi. İşçiler ve özellikle de komite, önceden işçi sınıfının sendikal ve siyasal bilinciyle beslenmiş olsaydı, greve çıkarken ve grev sürecindeki birçok eksikliği fark eder ve müdahale edebilirdik.

Grevde bizim bilinç eksikliğimize, bir de grevi ziyaret eden dostlarımızın ve siyasi çevrelerin birtakım iyi niyetli fakat eksik yönlendirmeleri eklendi. Bu yönlendirmeler, alelacele birtakım öneriler sunulması, bu önerileri hayata geçirmek için komiteye yüklenilmesi şeklindeydi. Örneğin bizler haftalık grev nöbetlerini tam oturtamamışken onlar sendikalara, diğer siyasi çevrelere gitmemiz konusunda ısrar ediyorlardı. Biz grev yerini canlı tutmak için tüm işçileri grev yerinde aktif hale getirmeye çalışırken, onlar grev yerinin dışına yönelik birtakım eylemler önererek o sıcak atmosferin dağılmasına neden oluyorlardı.

Bu durum bazı işçilerin pasif duruma düşmelerine ve grevden soğumalarına neden oldu. Grevler ve direnişlerde sağlam bir komite olmadan, onun etrafında çeşitli işleri yönetip yönlendirecek alt komiteler kurulmadan grev başarıya ulaşamaz. Bu durum işçiler arasında yanılsamalara da neden olur. Örneğin, “demek ki greve çıkma kararı yanlışmış, mücadele ediyoruz da elimize ne geçiyor” gibi söylemler, günlük yaşantısı sadece boş bekleyişten ibaret olan işçiler arasında yaygınlaşmaya başlar. Oysaki sağlam bir grev komitesi ve onun oluşturacağı planlama çerçevesinde tüm işçileri kapsayacak ve aktif biçimde koşturacak alt komiteler oluşturulmalıydı. Bu komiteler başta yürütme komitesi olmak üzere aile komitesi, dayanışma komitesi, sağlık komitesi, basın komitesi, güvenlik komitesi gibi birbiriyle koordineli ekipler halinde çalışabilen durumda olmalıydı. Örneğin aile komitesi, işçi eşlerini bir araya toplayarak, grevin anlatılması ve duyurulması için gerek mahallelerinde, gerek çalışan kadın işçilerin kendi işyerlerinde dayanışmanın sağlanabilmesi gibi çalışmalar yürütebilirdi. Bu sayede işçi eşleri, işsiz kaldıkları için direnen, greve çıkan kocalarını suçlamak yerine, grevi sahiplenir ve kazanıma ulaştırmak için bizzat kendileri de çalışırlardı. Dayanışma komitesi ise diğer fabrikalarla, sendikalarla ve sınıf örgütleriyle ortak dayanışma eylemleri ve buna benzer tüm programları bizzat kendisi örgütleyebilirdi. Diğer komitelerde de tüm işçiler görev alır ve aktif çalışmaları sağlanırsa işçilerin işverenden gelecek tüm saldırı ve yalanlarına karşı zırh oluşturulmuş olurdu.

Burada görülen şudur ki; grev veya direnişin kendi iç örgütlülüğü sağlanamadan alelacele sağa sola koşuşturmak, birtakım eleştiriler ve önerilerle işçilerin kafasını karıştırmak, başlangıçta çok masum görülse de son tahlilde işçilerin bilincini bulandırır. Çünkü işçilerin kendi aralarında sıkı bir örgütlülüğü yoksa patronun psikolojik saldırılarına karşı koyamazlar. İşyeri komiteleri, o işyerlerinin kurmay organları gibidir. Bu komitelerin ne derece hayati öneme sahip olduğu grev ve direniş süreçlerinde daha net anlaşılıyor. Bu hazırlıklar yapılmadan atılan her adım grev veya direnişi ileriye değil geriye götürmüş olur. Başta da aktardığım acelecilik hem bizim arkadaşlarımızın hem de gelen sınıf dostlarımızın eksikliklerini ortaya koyuyordu. Biz tüm bunları grevin üçüncü, dördüncü ayından sonra yaşadığımız acı deneyimlerle öğrendik. Tüm bu anlattıklarımın içerisinde, işçilerin birbirine olan güvenini sağlayan ve güçlü kılan şeyin, sağlıklı işleyen işyeri komiteleri sayesinde olduğunu bu acı deneyimlerden öğrendim. Yine sınıf dostlarına olan güveni arttıran şeyin de işyeri komiteleri olduğunu bana bu deneyim gösterdi. İşyeri komiteleri tabanın gerçekten söz ve karar sahibi olması ilkesini gerçekleştirebilecek olan tek organdır. İşyeri komiteleri sayesinde tüm işçiler gelişmelerle ilgili şeffaf bir şekilde bilgilendirilmiştir. İşyeri komiteleri sayesinde iş yapan ve iş yapmayan işçiler somut bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Yaşadığım grev toplamda 6 ay sürdü. 15 Haziran günü grevimiz sona erdiğinde işveren, ben bu mücadeleci işçilerle çalışmam artık diyerek, fabrikasını Davutpaşa’dan Gebze’ye taşıma kararı aldı. Buradaki işçiler Gebze’ye gidemediği için sözleşmeye en az 2 yıllık maaş ve grevde geçen sürelerin tazminatı eklenerek tüm sosyal haklarımız da içerisinde olmak şartıyla, toplam kıdem ve ihbar tazminatları hariç 4 yıllık tazminat aldık. Ama en önemlisi, bu grev sayesinde pek çok işçi sınıf mücadelesiyle tanıştı ve örgütlü mücadelede yerini aldı.

Esenler’den bir metal işçisi