12 Eylül Kuşağı
Suphi Koray
Sabahın sahibi vardır,
Gün daima bulutta kalmaz.
Herhal ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri!
TC burjuvazisinin işçi sınıfının 70’li yıllarda doruğa çıkan devrimci mücadelesini bastırmak için başvurduğu 12 Eylül faşist darbesi, toplum üzerine ölü toprağı örtmüştü. Faşist rejim işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle yıkılmayıp, bizatihi darbeyi yapanların elleriyle “olağan” bir rejime evriltilince, kitleler üzerinde yarattığı olumsuz etkileri de bugünlere kötü bir miras olarak kaldı. Bugün tam da bu etkilerin kırılamadığı bir korku toplumunda yaşıyoruz dersek yanlış olmayacaktır. Faşizmin hemen her alanda yarattığı yıkım, toplumun tüm kesimlerine sirayet etti. Daha önce kuyruklarda açlıkla terbiye edilen kitleler, sopayla, insanın havsalasının almayacağı cinsten uygulamalarla terbiye edilmeye çalışıldı. Bunda büyük oranda başarı sağlandı da. Gerek ‘82 Anayasasının ezici bir çoğunlukla kabul edilmesi, gerekse sınıf mücadelesinin bugünkü seyri bunu gösteriyor. Devrimci mücadeleye katılmış olanlar zindanlarda, cezaevlerinde faşizmin eli kanlı cellâtlarının işkencelerine maruz kaldı, kimisi bu cellâtların ellerinde can verdi. Kanlı yüzü çırılçıplak açığa çıkan kapitalizm sadece kendisine karşı mücadele bayrağına sarılmış olan devrimcilere değil, siyasete bulaşmayan “tarafsızlara” da benzer şekilde muamele etmekten geri durmadı.
Cunta “kardeş kavgasına” son verdiği yalanını inandırıcı hale getirmek için sağ görüşlü kişileri de idam sehpasına göndermesine karşın, darbenin hedefinin ne olduğu yeterince açıktı: İşçi sınıfının yükselen devrimci mücadelesi. Hem işkencelerden geçirilenlerin kimliği, hem de cuntanın ilk saldırdığı şeyin grevler olması bunu kanıtlıyor. ‘80 öncesinde istediği gibi hareket etmesinin önünde büyük bir engel olan işçi sınıfının mücadelesi burjuvazinin canını çok acıtmış olacak ki kuyruğuna basılmış gibi karşı saldırıya geçti. Bir yandan o güne kadar vermek zorunda kaldığı tavizlerin acısını çıkartırken, diğer taraftan da aynı tehlikeyle yeniden karşı karşıya kalmamak için yeni kuşakların daha baştan terbiye edilmesini de ihmal etmiyordu. Eskaza işçi sınıfının çocukları da anne ve babaları gibi sınıf düşmanlarının karşısına dikilebilir, hatta daha da ileri gidip 12 Eylülün hesabını sorabilirdi!
Bu tehlikeyi bertaraf etmek için burjuvazinin ‘80 öncesinden mücadeleye dair iyi, güzel ne varsa hepsini hafızalardan silmesi gerekiyordu. Hem ‘80 öncesi mücadeleci kuşağın hafızasından, hem de yetişecek yeni kuşağın hafızasından! Mücadeleyi çağrıştıracak ne varsa yok edilmesi gerekiyordu. Bunun için okul, sokak, cadde ve mahalle isimleri bile değiştirildi. Bu da yetmezmiş gibi çocuklara “Türk milli şuurunu” benimsetecek isimler verilmeye başlandı. “Devrim, örgüt, Kürt” gibi sözcüklerin kullanımı yasaklandı, “Atatürk devrimleri” bir gecede “Atatürk inkılâpları” halini aldı.
İnsanların dillerine bile kilit vurulduğu bu dönemde büyüyen çocukların, 12 Eylül’den onu doğrudan yaşayanlardan daha fazla etkilendiklerini söylemek abartı olmayacaktır. Ailelerinin, medyanın ve burjuva eğitimin denetimi altında yetişen bu çocuklar 12 Eylül’ün sonuçlarını gösteren en iyi kanıtlar oldular. İşkenceci cuntanın yarattığı korku, anne-babaları, çocuklarını tehlikeden korumak adına onları adeta cam fanusta yetiştirme eğilimine sürükledi. Bu çocuklar kapitalizmin katı gerçekleri ile yüz yüze geldiklerinde ise, neyle karşı karşıya olduklarını bile bilmeden sudan çıkmış balık gibi kendi paçalarını kurtarmak amacıyla çırpınıp duruyorlar.
Zaten birey olma sürecinin yaşanmadığı bu topraklarda, faşizmin politikaları bireylerin iyice kişiliksizleşmesine yol açtı. TC burjuvazisi, faşizm ile kendisi için en uygun özelliklere sahip bireyi yetiştirmeye başladı. ‘80 öncesinin düşünen, sorgulayan, hakkını arayan, mücadele eden bireyi burjuvazinin çıkarlarına ters düşüyordu. Sistemi tehdit eden bu birey tipinin aksine, düşünmeyen, sorgulamayan, boyun eğen bireylerin varlığı, burjuvazinin daha önceden hayata geçiremediği planlarını uygulamak için elverişli ortamı yaratacaktı. Maalesef faşizmin yetiştirdiği bu bireyleri evde, sokakta, işyerinde, okulda, kısacası her yerde görmek mümkün!
Her şeyin devletten veyahut tanrıdan beklendiği bu topraklarda, devletin bütün kademelerinde askerin arzı endam etmesiyle emir-komuta zinciri toplumun her alanında hâkim kılınmış oldu. Okulda, işyerinde, sokakta hatta evde bile kışla ortamının askeri disiplini sağlandı. Okulda sorulan soruyu bilememek, derse geç kalmak, konuşmak gibi sıradan bir nedenden dolayı dayak yemek “eğitimin” en önemli araçlarından biri haline getirildi. Öğrenciler daha baştan denetim altına alınarak rejime muhalif herhangi bir düşüncenin bu genç dimağlarda yeşermesinin önüne geçilmeye çalışıldı. Nitekim konuştuklarında bile tokadı yiyen bu gençler, daha sonra yaşadıkları haksızlıklar karşısında da susmaya devam edeceklerdi. 12 Eylül’ün gözünde herkes ya suçluydu ya da suçlu olma potansiyelini içinde barındırıyordu. 17 yaşındaki gencecik bir devrimciyi yaşını büyüterek asan zihniyet, çocuk yaştaki öğrencilere de suçlu gözüyle bakıyordu. Bu yüzden de daha baştan ipin ucunun sağlam tutulması gerekiyordu. Suçlu suçsuz, genç yaşlı herkes rejimin istediği gibi düşünecek ve yaşayacak, kimsenin kendi bağımsız fikirleri ve düşünce tarzı olmayacaktı. Evden okula, okuldan eve, evden işe, işten eve gidilecek, böylece kimse “zararlı” fikirlere ve eylemlere girişmeyecekti.
12 Eylül dönemin bu tip uygulamaları kapitalizmin doğasında bulunan yabancılaşmanın had safhaya çıkmasına yol açtı. Kendilerine ait maddi ya da manevi hiçbir şey üretemeyen işçilerin yeni kuşağı kendisine ve kendi sınıfına yabancılaştı. Bıraktık dünya meselelerine kafa yormayı ve bunun için bir şeyler yapmayı, kendi kişisel sorunlarına bile kafa yormayan, kendi başına hiçbir sorununu çözemeyen gençler yetişti. Kendi başına çözemeyeceği sorunlarda da çevresindekilerle bağ kuramayan, asosyal bir kuşak yaratıldı. “Babana bile güvenme” anlayışının etkin kılındığı ‘80 sonrası kuşaktan olanlar bu yüzden okulda sıra arkadaşına, işyerinde mesai arkadaşına güvenemeyen bireyler haline geldiler. Ekilen bu güvensizlik tohumları, nasıl bir sınıfın mensubu olduklarının fakında olmayan, çalıştıkları makinenin bir uzantısı haline gelmiş genç işçilerin yetişmesine sebep oldu.
Asosyalleşme beraberinde depolitizasyonu da getirdi. Tüm sorunların müsebbibi olan kapitalizme güvensizlik yerine kendine ve çevresine duyulan güvensizlik, politik konulara ilginin de yok olmasına yola açtı. Sadece kendi sorunlarına değil, dünyanın bütün sorunlarına kafa yoran ‘80 öncesi kuşağın yerini, “benim siyasetle işim olmaz” diyen apolitik bir kuşak aldı. “ Oysaki politika yaşamı doldurur, politikanın dışında olmak, politika yapmadan yaşamak, boşlukta yaşamak gibidir” diyor Troçki bir yazısında. Maalesef, ‘80 sonrasında yaratılan toplum, boşlukta yaşayan insanlarla dolu hâlâ. Siyasetin hayatın her alanında mevcut olduğunun farkında olmayıp siyasetle ilgilerinin olmadığını söyleyenler aslında tam da düzenin siyasetini yapıyorlar. Siyasetle uğraşmamakla tehlikelerden kurtulduğunu düşünenler, aslında yaşadıkları sorunlar karşısında ne kadar çaresiz kaldıklarını unutuyorlar.
12 Eylül’ün yarattığı tüm olumsuzluklara rağmen bu karanlığın sonsuza değin süreceğini düşünmek, umutsuzluğa kapılmak ciddi bir hata olur. İşçi sınıfının devrimci mücadelesi düz bir çizgi üzerinde ilerlemez. İnişler ve çıkışlarla, devrimler ve karşı-devrimlerle bezelidir sosyalist mücadele. Üstelik ‘80 sonrasının apolitik gençleri, mücadele eden babaları gibi SSCB’nin yıkılışının yarattığı hayal kırıklığını da yaşamadılar. ‘80 sonrası kuşak ne kadar politikadan uzak durmaya çalışırsa çalışsın, gün gelip rüzgâr devrimden yana estiğinde mücadelenin yükselen dalgası onları da içine alacaktır. Bize düşen görev yılmadan mücadeleyi yükseltmek ve o güne hazırlanmaktır.
